Bir Mimoza Masalı | Kitap Yorumu
Aynı mahallede yaşayan, aynı okulda okuyan, aynı aşk ateşiyle yanan ama aynı acıyı farklı yerlerde, farklı şekillerde yaşayan iki yaralı ruhtur Liza ve Poyraz. Onlar, masal gibi başlayan bir aşkın Mimoza'sı ve Rüzgâr'ıydı; kendi yazdıkları bu masalın belki de en büyük kurbanlarıydı.
İçlerinden biri , sıcak bir haziran günü , ansızın 2336 km uzakta bulacaktı kendini. Ardında ise koca bir enkaz bırakacaktı. O enkazdan bulduğu küçük bir boşluktan bir nefes kırıntısı çıkaracak ve onunla on yılını geçirecekti. On yıl sonra ise aldığı bir telefonla kendini yeniden başladığı noktada bulacaktı.
Öncelikle yazarın kalemini çok sevdiğimi söylemek istiyorum. Akıcı bir yazım dili var ve kendini hızla okutturuyor. Kitabın başları geçmiş ve şimdiki zaman olarak ilerliyordu. Geçmiş sahneleri okurken Liza ve Poyraz'ın aşkının ne kadar büyük olduğunu görüyoruz. Okul anları tatlıydı ama ben aşırı aşka gelemediğim için bir an yeter diye bağırmak istedim Ve dediğim de oldu araya ayrılık girdi...
Liza'nın ailesine karşı büyük bir kin besledim. İnsan, evladına neden böyle davranır anlamıyorum. Umarım ikinci kitapta hak ettiklerini bulmuşlardır. Onlar yüzünden geçen on yıl... Poyraz'ın aşkının büyüklüğünü şöyle açıklayayım; geçen on yıla rağmen aşkından vaz geçmeyip , hayalini kurdukları evi almış. Oteline Liza'nın adını koymuş, ayrıca elini değdirdiği her yerde mimoza çiçekleri koymuş... Ama bazı yerelde duygusu bana geçmedi...İlk başta kendi ayakları üzerinde durup daha sonra Liza'nın karşısına çıkmayı planlıyordu ama yapmadı.
Liza'ya gelecek olursam; Sakladığı büyük sırra rağmen Poyraz'ın evlilik teklifini kabul etmesini sevmedim. Küçük bir sır değil ki! On yıl boyunca kızını saklamış...Ve otelde yaptıkları hiç hoşuma gitmedi. Olgun bir kadına