Hz .Âdem'den Oğuz'a kadar olan bütün yaşam sürecinde alimlerin, ergenlerin, sofistlerin, filozofların, LGBT'lilerin hülasa düşünen herkesin aklına en az bir kere gelmiş olan ''Tanrı var mıdır?'' sorusudur. Oğuz da bu soruyu merak ediyordu. Hayatındaki tek kişi olan A. ile bir gece sohbetinde bu soruyu yöneltti. A. kendisini özellikle dini konulara inanmayan, hatta dine iftira eden münafıklardan bile daha bayağı görüyordu. Çünkü her konuşmasında ''Onlar doğruyu bilmeden böyle cümleler-Tanrı'yı aşağılayıcı- kuruyor ancak ben hem doğrunun ne olduğunu biliyor hem de nasıl olması gerektiğini biliyordum. Dolayısıyla ben bütün küfrü diyardan daha alçağım'' diyordu. O gece Oğuz'a az sonra anlatacaklarının kafasında tahayyül etmesini istedi ve anlatma başladı: Ağustos mevsimindesin. Kendini denizin üstüne atmış, gökyüzünü seyrediyorsun. Kafanı kaldırıp baktığında bir ufuk çizgisi... Yorulup eve geliyorsun. Telefonundan dünya haritasına bakıp girdiğin denizin okyanusa bağlantısını görüyorsun. Akşam olduğunda kamp sandalyesi ve masalarını alıp deniz kenarında çay içiyorsun. Ayaklarının dibine gelen dalga ve üzerinde peyda olan köpükleri görüyorsun. Ancak köpüğün bir zaman yaşayıp sonra tekrardan suya karışıp kaybolduğunu bir başka deyişle öldüğünü görüyorsun. İşte bu Tanrı var mıdır sorunun cevabıdır Oğuz'um... Tanrı deniz, çıkan köpükler ise yaratılan insandır.'' dedi. Oğuz kurulan cümleler kendini tatmin etmiş olacak ki yüzünde bir tebessüm vardı. A. biraz sessiz kaldıktan sonra ekledi:
Tıpkı topraktan yaratılmış bir insanın toprak üzerinde yaşayıp daha sonra tekrardan toprak olup gitmesi gibidir denizin üzerindeki köpüğün yaşam ve ölümü...
Oğuz'un içi kıpır kıpır olmuştu fakat puzzle parçaları henüz oturmamıştı. Gece sabaha kadar A.'nın anlattıklarını kafasında tekrar tekrar