Bu meselenin özü şudur:
Kendini önce farz ibadetlerde hesaba çeker.
Onlarda bir eksiklik ve kusur yaptığını anlarsa, ya kaza etmek veya eksiklikleri gidererek iyileştirmek suretiyle telâfi eder.
Sonra kendini haramlarda hesaba çeker.Bir haram işlediğini anladığında derhal tevbe, istiğfar ve onu silecek bir iyilik yaparak, üzerindeki günah ve vebali temizlemeye çalışır.
Sonra kendini, nefsin arzularına uyarak boşa geçirdiği zamanlardan hesaba çeker.Hayatında böyle bir zaman varsa, zikirle ve Allah’a yaklaşarak telâfi eder.
Sonra kendini, konuştuğu sözler, gittiği yerler, elleriyle yaptıkları ve kulak verip dinlediklerinden hesaba çeker:
Bütün onları neden yaptı? Kimin için yaptı? Ve hangi biçimde yaptı? Sonra her bir sözü ve her bir hareketi için iki sicilin tutulduğunu bilir:
“Kimin için yaptığı” kaydının tutulduğu sicil ile “nasıl yaptığı” kaydının tutulduğu sicil.
Birincisi amelde ihlası sorguluyor.
İkincisi ise, amelin sünnete uygunluğunu...
...yine İmam Ahmed, Hasan Basrî’ den şöyle dediğini nakleder:
“Mü’mini ne zaman görsen, onu “Bunu niçin konuştum? Bunu niçin yedim? Bunu niçin içtim?” Diyerek kendini hesaba çekerken görürsün.
Günaha batmış insan ise, günahları işleyip durur da kendini hesaba çekmez.”
Nefis, insanı azgınlığa ve dünya hayatını ahirete tercih etmeye davet etmektedir.
Rab Teâlâ ise, kulunu kendisinden korkmaya ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştırmaya çağırmaktadır.
Böylece kalp iki davetçinin arasında kalıp, bazen bunun, bazen onun çağrısını kabul etmektedir.
İşte bu, kulun sınanıp denendiği yerdir.