Mehmet’in yüreği çarpacak, çoktan unuttuğu bir sevinç yeniden kendini duyuracak gibi oldu, ama uzun sürmedi bu. “Şu anı neden yakalayamıyorum, neden elimden kaçırıyorum?” diye sordu kendi kendine.
“Pekala her şey, hiç değilse şu kahve saatleri güzel olabilirdi. Bir zamanlar biraevindeki -hadi onu bırak- odamda sütlü kahvemi içerkenki sevincimi yeniden duymam o kadar zor mu?”
Ben de kendi kendime ona duyduğum sevginin biraz hasta bir sevgi olup olmadığını sormuşumdur ara ara. Hayır, elbette hasta bir sevgi değildi. Yalnız çok şiddetli, çok yoğun, bölünmemiş bir sevgiydi. Yüreğimde hayatın çeşitli görünüşlerine, dünyadaki başka varlıklara yönelebilecek ne kadar sevgi varsa, hepsini ona karşı duyuyordum.
"Gene de bir burukluk duymuyor değilim. Baş ağrısına benzeyen sıkıntılı bir hüzün ya da. Geçip giden günlerimin ve şu saatimin bulanıklığını duyuran... Bir beklediğim mi vardı yoksa? Herkes gibi yaşamının bir anlamı olduğunu sanıyordum da birden boşluğa mı düşüverdim?"
"Kendi olarak, sana gelen —
sana gereksinimi olmadan, seni isteyen —
sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen —
kendi olmasını, senin ile olmaya bağlayan — —
O, işte..."