David Gilmore

David Gilmore
@PinkkFloydd
139 okur puanı
Haziran 2022 tarihinde katıldı
Bir insanı, zihninin ahlaki duyumlara açık olduğu duygu durumu anlarında düşünün. Güzel bir doğayla çevrili, varlığının verdiği huzurlu ve neşeli bir keyfin içindeyse, bunun için birilerine şükretme ihtiyacı hisseder. Ya da başka bir durumda, ancak gönüllü bir fedakârlıkla yerine getirebileceği ve bunu isteyeceği ödevlerin baskısı altında kendini aynı zihinsel durumda bulursa, kendisine emredilen bir şeyi yapma ve bir efendiye itaat etme ihtiyacı duyar. Ya da, gaflet içinde ödevine aykırı davranan ama bunun için başkaları tarafından sorumlu tutulmayan biri, yine de güçlü bir kendini kınama, sanki hesap vermesi gereken bir yargıcın sesiymiş gibi bu kişiyle konuşacaktır. Kısacası insanın ahlaki bir zekâya ihtiyacı vardır, çünkü varoluşunun amacının, hem kendisi hem de bu amacı gözeten dünyanın nedeni olacak bir varlığa ihtiyacı vardır. Bu duyguların ardında güdüler arama boşunadır, çünkü bunlar doğrudan doğruya en saf ahlaki mizaçla bağlantılıdır; dolayısıyla şükran, itaat ve utanma (hak edilen cezaya boyun eğme), ödeve yönelik özel zihinsel duygu durumlarıdır ve ahlaki mizacını genişletmeye eğilimli olan zihin bu bağlamda, dünyada olmayan bir nesneyi, mümkünse böyle bir nesneye karşı görevini göstermek için istemli bir biçimde düşünür. Öyleyse etik anlayışımızı ya güçlendiren ya da (en azından tasarımımıza göre) genişleten bir varlığın varoluşunun saf ahlaki gerekliliğini, yani ahlaki uygulamamız için yeni bir nesneyi tasarlamak en azından olanaklıdır ve bu ahlaki düşünüş tarzımızda yerleşmiştir; yani dünyanın dışında, ahlaki bakımdan yasa koyucu bir varlık, teorik bir kanıta gerek duyulmaksızın, bencil çıkarlar ya da yabancı etkilerden arınmış, saf bir ahlaki zeminde, yalnızca kendisi için yasa koyan saf pratik aklın doğrudan salık vermesine dayanarak (ama elbette
Sayfa 311 - Alfa Yayınları
Alıntı
Reklam
Yaratılışın nihai amacında verili olarak düşündüğümüz şey, bir haz duygusu ve bu tür bir duygunun toplamı da değildir, yani (ister maddi ister manevi olsun) esenlik ya da keyif, hatta mutlak bir değer atfettiğimiz mutluluk da değildir. Çünkü insanın, mutluluğu kendi nihai maksadı yapması, insanın neden var olduğunun ve varoluşunu kabul edilebilir kılmak için kendisine atfettiği değerin kavramını üretemez. Doğanın, amaçların ilkelerine göre mutlak bir bütün olarak ele alındığında, insanın mutluluğuyla uyuşması gerektiğine ilişkin akli bir zeminin olması için insan zaten yaratılışın nihai amacı varsayılmalıdır. Öyleyse elimizdeki kalan yalnızca arzulama yetisidir; ama insanı (duyusal dürtüler yoluyla) doğaya bağımlı kılan ve varlığının değerini alımladığı ve zevk aldığı şeye dayandıran yeti olarak değil; burada söz konusu olan daha çok, insanın yalnızca kendi kendine verebileceği ve yaptığı şeyden, nasıl ve hangi ilkelere göre eylediğine bağlı olan değerdir ki, bu ilkeler, doğadaki bir bağlantıda değil, yalnızca arzu yetisinin özgürlüğünde bulunur; daha doğrusu bu, insanın varlığına mutlak değerini veren ve dünyanın varlığının onunla bağlantılı olarak bir nihai amaca sahip olabileceği tek şey, yani iyi bir iradedir.
Sayfa 307 - Alfa Yayınları
Alıntı
En sıradan anlama yetisi bile dünyadaki şeylerin varlığını ve bizzat dünyanın kendisinin varoluşunu düşündüğünde şu yargıya varacaktır: Düzenlemeleri ne kadar sanatsal olursa olsun ve amaçlı bağlantılar ne kadar çeşitli olursa olsun tüm o çeşitli yaratıklar, hatta bizim hatalı olarak dünyalar adını verdiğimiz tüm o sistemler bütünü, eğer insanlar (genel olarak akıllı varlıklar) olmasaydı bir hiç için orada olacaklardı; yani insanlar olmadan tüm yaratılış boşuna ve nihai amacı olmayan bir çöl olacaktı. Ancak, dünyadaki diğer her şeyin varlığına ilk kez değerini kazandıran şey, sanki dünyaya dikkatle bakacak birisinin olması gerekiyormuş gibi, insanın bilişsel yetileri (teorik akıl) değildir. Çünkü dünyaya bu şekilde dikkatle bakmak, ona nihai bir amacı olmayan şeylerden başka hiçbir şey sunmasaydı, o zaman bu şeylerin bilinmesi onların varlığına hiçbir değer katmazdı; dahası, dünyanın gözlemlenişinin bir değer taşıması için kendisinin bağlantı içinde olduğu bir nihai amaç varsayılmalıdır.
Sayfa 306 - Alfa Yayınları
Alıntı
Fizikoteolojinin çözmesi gereken problemi küçültürsek, çözümü de kolay görünür. Yani tanrılık kavramını, bizim tarafımızdan düşünülebilen, çok sayıda olağanüstü özelliğin yanı sıra, olanaklı en büyük amaçlarla örtüşen bir doğanın oluşması için gerekli özelliklerin hepsine olmasa da bazılarına sahip olan akıllı bir-ya da birden fazla- varlığa indirgersek; ya da bir kuramdaki argümanın eksikliğini gelişigüzel eklerle tamamlamayı dert etmezsek ve fazla mükemmeliğin (ki bizim için fazla nedir?) varsayıldığı yerde, tüm olanaklı mükemmelliği öne sürme yetkisini kendimizde bulursak, işte o zaman fiziksel teleoloji, bir teoloji temellendirme konusunda önemli iddialarda bulunabilir. Ama bizi neyin harekete geçirdiğini göstermemiz ve eklediğimiz bu ekleri haklı çıkarmamız istenirse, o zaman bir deneyimin nesnesine, onun olanağı için empirik veriden başka hiçbir özellik eklenmemesini talep eden aklın teorik kullanımının ilkelerinde, bizi haklı çıkaracak herhangi bir şeyi boşu boşuna ararız. Daha yakından incelendiğinde, aklın çok farklı kullanımına (pratik kullanımına) dayanan yüce bir varlık idesinin içimizde a priori bulunduğunu ve bu idenin bizi, fiziksel bir teleolojinin doğadaki amaçların kökensel zeminine ilişkin kusurlu tasarımını, bir tanrılık kavramıyla tamamlamaya ittiğini görürüz; diğer taraftan bu idenin ve onunla birlikte bir teolojinin gerçekliğini kanıtlamak şöyle dursun, aklın fiziksel dünyanın bilgisine yönelik teorik kullanımı aracılığıyla meydana getirdiğimizi yanlış bir şekilde varsayamayız.
Sayfa 302 - Alfa Yayınları
Alıntı
Ahlaki bir varlık olarak insan varlığının (ve dolayısıyla kainattaki her rasyonel varlığın) neden (quem in finem) var olduğu artık sorulamaz. Onun mevcudiyeti [Dasein), en yüksek amacı kendi içinde kapsar ve gücü yettiği ölçüde tüm doğayı bu amaca tâbi kılabilir, en azından bu amaca aykırı olarak kendini doğanın herhangi bir etkisine tâbi kılması gerekmez. Şimdi eğer dünyadaki şeyler, varoluşları bakımından bağımlı varlıklar olarak, amaçlara göre hareket eden en yüksek nedene ihtiyaç duyuyorlarsa, o zaman insan, yaratılışın son amacıdır; çünkü onsuz, birbirine tâbi olan amaçlar zinciri tam olarak temellendirilemezdi; ve yalnızca insanda, ama yalnızca ahlakın öznesi olarak amaçlara ilişkin koşulsuz yasa koyuculuk bulunabilir, ki bu, tüm doğanın teleolojik olarak tâbi olduğu bir nihai amaç olmaya yetkin kılan tek şeydir.
Sayfa 299 - Alfa Yayınları
Alıntı