Eğer uzayda bir noktaya çekilip Osmanlı yayılmasını ve krizini hızlı çekimle izlememiz mümkün olsaydı, gözlerimizin önün-den çarpıcı bir temaşa geçerdi. Yakındoğu manzarasında üç oyuncunun dolaştığını görürdük: Ot, koyun ve insan. İlk kare-lerde geniş sürüler ovaları bir aşağı bir yukarı dolaşıp yeşil çi-menlerde otlanırken, kenarlara sıkışmış insanlar topluca kıyılarda, tepelerde ve kervan kasabalarında otururdu. İnsanların kenarlardan çıkıp ovalara yayılmasıyla birlikte, yeşil çimenler yavaş yavaş yerini boz görünümlü tahıl tarlalarına, yani so-nuçta daha narin ve daha besleyici otlara bırakırdı. Bu arada, çiftçiliğin göçer hayvancılığını kenara itmesiyle birlikte, en güzel vadilerden kovulan koyunlar gittikçe tepelere, dağlara ve daha kurak alanlara çekilirdi. Derken, birdenbire 1590'la rın büyük salgın hastalıkları koyunları kırıp geçirir ve kısa bir süre sonra insanlar Küçük Buzul Çağı krizinin kargaşasında tırpanlanırdı. Hemen ardından koyunlar kenardan ovalara doğru tekrar akar ve hayvancılığın bir kez daha tarımın yerini almasıyla birlikte, tahıl tarlaları yeniden yeşil çimenlere bū-rünürdü.
Bu Eski Yunan tanrılarının perspektifinden, bozkır ile ekili alan arasındaki çekişme yerleşik köylüler ve göçerler arasın-da değil, insanlar ve koyunlar arasında bir çatışma olarak gö-rünürdü. Öyle anlaşılıyor ki, bu çekişmede üstün gelen taraf sonuçta koyunlar oldu. Garip bir cilveyle, hayvanların telef olması nihai zaferlerine zemin hazırladı. İzleyen krizde tarıma bağlı insan ekolojisinin daha kırılgan olduğu ortaya çıktı. Ne de olsa, bölge otların yetiştiği bir alandı ve geviş getiren hay-vanlar tahıl tarlalarının kırılgan ürünleriyle değil, ancak daha dayanıklı doğal bitki örtüsüyle beslenebilirdi. Daha da kötü-sü, insanlar her felaketin ardından kavgaya tutuşarak,