Gideli yalnızca iki hafta olmasına karşın, işte başlamıştı bile: Zaman o keskin hatlı anıların kenarlarını kemirmeye koyulmuştu. Leyla belleğini sıkıştırdı. Ne demişti? Hangisini? Bu sorunun yanıtını bilmek birdenbire canalıcı, yaşamsal bir önem kazanmıştı.
Gözlerini kapadı. Yoğunlaştı.
Zaman geçtikçe, yavaş yavaş, Bu işlemden usanacaktı. Zihinden bulup çıkarmak, tozunu almak, çoktan ölmüş ânı yeniden diriltmeye çalışmak giderek daha yorucu olacaktı. Ve işin doğrusu, bir gün, yıllar sonra bir gün gelecek, Leyla artık onu kaybettiğine ah vah etmeyecekti. En azından, şimdiki kadar sık, daha doğrusu, böyle kesintisizce değil. Gün gelecek, erkeğin yüzünün ayrıntıları belleğin pençesinden sıvışacak, sokakta oğlu Tarık'a seslenen bir annenin sesini duymak, kızın bir anda bütün palamarlarını kesip onu rüzgâra, açıp denizlere savurmayacaktı.
Sayfa 191 - Palamar:Deniz araçlarını iskeleye, rıhtıma veya şamandıraya sabitlemek için kullanılan çok kalın halatlar/ Leyla ve Tarık·Kitabı okuyor
Leyla, Anne'nin bir keresinde Babi'ye, "İnançları, davası olmayan bir erkekle evlenmişim," dediğini duymuştu. Anne anlamıyordu. Bir aynaya baksa, karşısında erkeğin asla sarılmayan inancını, en vazgeçilmez davasını göreceğini anlayamıyordu.
"İşte size ülkemizin hikâyesi, genç dostlarım, istilacıların biri gitmiş öteki gelmiş."
"Ama biz şu karşıdaki surlar gibiyiz. Hırpalanmış, dövülmüş, pek bakılacak hali kalmamış, fakat hâla ayakta."