Kendi hirasını arayan biri
De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?(Zümer-9)
Ben bir taşralı tecessüsüyle sürüklendiğim o gürültülü dünyadan, kitapların âsude inzivasına iltica ettim.
Cemil Meriç
Çocukların ana/babalar, hastaların da terapistler tarafından bilincine varılmadan yönlendirilmesi konusundaki bilgilerim ve deneyimlerim arttıkça, bilinç dışına itilen geçmişi çözmenin önemini giderek daha açık bir şekilde görüyorum. Yalnız ana/baba olarak değil, terapist olarak da geçmişimizi duygusal yönüyle öğrenmeye mecburuz. Hastalarımızı kuramlarımızdan yola çıkarak farkında olmadan yönlendirmeye ihtiyaç duymamak ve bizden yardım bekleyen bu kişilerin "ne iseler o olabilmelerine" imkân vermek için çocukluk duygularımızı yaşamayı ve arıtmayı öğrenmeliyiz. Kendi gerçeğimizi acıları ile yaşayıp kabullendiğimiz zaman, hastanın şahsında bize anlayış ve empati ile yaklaşan ana/babayı bulmak ve akıllıca yorumlarla onu kullanmak umu- dumuzdan kurtulabiliriz.
Çocuğun ana/babanın ihtiyaçlarına uyum sağlaması kesinlikle olmasa da çoğu zaman "sanki-kişiliğinin" ya da genellikle sahte benlik" olarak nitelenen bir kişiliğin oluşmasına yol açar. Bu kişilik oluşumlarında insan sadece kendisinden beklenen türden davranışlar gösterdiği ve giderek bu kendini sunuş biçimiyle de kaynaşıp birleştiği "sürekli bir tavır" edinir... Böyle bir durumdaki insanın gerçek benliğinin farklılaşıp gelişmesi mümkün olmaz, çünkü kişi gerçek benliğini yeterince yaşama fırsatı bulamamaktadır. Hastaların boşluk duygularından, anlamsızlıktan, kendilerini vatansız gibi hissetmekten şikâyetçi olmaları doğaldır, çünkü hastalar gerçekten de bir boşluk içindedirler. Bir insan olarak sahip oldukları olanaklarda giderek bir koflaşma, fakirleşme, badanma olmuştur; belli yanları körelip ölmüştür. Bütünlükleri- nin çocukken yaralanması canlılıklarını ve kendiliğinden / spontane davranışlarını onlardan koparıp almıştır.