1000Kitap Logosu
Resim
Alice Miller

Alice Miller

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.4
1.369 Kişi
4.568
Okunma
430
Beğeni
12,6bin
Gösterim
Unvan
Psikolog, Yazar
Doğum
Piotrków Trybunalski, Polonya, 12 Ocak 1923
Ölüm
Saint-Rémy-de-Provence, Fransa, 12 Nisan 2010
Yaşamı
Polonya'da doğan Alice Miller 1946'da İsviçre'ye geldi ve Basel'de felsefe, psikoloji ve sosyoloji öğrenimi gördü. 1953 yılında doktorasını tamamlayan Miller Zürih' te psikanaliz eğitimi aldıktan sonra 20 yıl psikanalist olarak çalıştı. 1980'den itibaren tedavi ve öğretim faaliyetlerini bırakarak kendini yazarlığa adadı. Çocuk eğitiminde zor kullanmanın yetişkinlikteki yaşam ve toplum üzerindeki etkilerini ele alan kitaplar yayımladı. Aralarında Türkçenin de bulunduğu yirmiden fazla dile çevrilen eserlerinin en tanınmışları şunlardır: - Das Drama des begabten Kindes, 1979; - Am Anfang war Erziehung, 1980; - Du sollst nicht merken, 1981; - Der gemiedene Schlüssel, 1988; - Das verbannte Wissen, 1988.
224 syf.
·
8 günde
"Siz Unutursanız, Beden Hatırlatır."
Daha önce Nihan Kaya'nın 'İyi Aile Yoktur' kitaplarında sıkça bahsettiği yazarlardan biriydi Alice Miller. Bu nedenle Beden Asla Yalan Söylemez kitabını okuma listeme aldım ve okudum. Yazar, biz anlamasak da neye ihtiyaç duyduğumuzu, neyi inkar ettiğimizi, neyin bizimle ters düştüğünü, neye alerjimiz olduğunu bedenlerimizin bileceğini söylüyor. Çocukken susturulan yetişkinler yardımı, kendi hakikatlerini arama yolunu kapatan ilaçlarda, alkolde ya da uyuşturucularda ararlar. Peki neden diye soruyor, Alice Miller. Cevabını ve aslında neye ihtiyacımız olduğunu gelin birlikte öğrenelim. « Hastalıklar, genellikle bedenin, hayati işlevlerinin sürekli görmezden gelinmesine gösterdiği tepkilerdir. »(s.15) Beden Asla Yalan Söylemez; Yahudiliğe göre Sina Dağı'nda Musa'ya vahyedilmiş, İbrani Tanrısının İsrailoğulları'na emrettiği 'On Emir'den biri olan '4. emre' vurgu yaparak bu durumun; bizim gerçek duygularımızı kabul etmemizi nasıl sürekli engellediğini ve bu fedakarlığın bedelini çeşitli fiziksel hastalıklarla nasıl ödediğimizi -pek çok ünlü yazarın hayat hikayesinden- örnekler vererek anlatıyor. ★ Dördüncü Emri; « Uzun yaşamak istiyorsanız, onlar bunu haketmese de, anne babanıza hürmet etmeniz gerekir; aksi halde erken ölürsünüz.» (s.21) şeklinde yorumlayan Alice Miller; bu durumun gerçek duygularımızı kabul etmemizi sürekli engellediğini ve bu fedakarlığın bedelini çeşitli fiziksel hastalıklar ile ödediğimizi savunuyor. Yazar, kendinden örnek vererek bu kurama boyun eğmeye çalışmanın - kendinden imkansızı talep ettiği için - sonucunun her zaman stres altında yaşamak olduğunu söylüyor. Ne zaman sevgiyi talep etmeyi bırakır ve dayatılan ahlaki emirlere boyun eğmeye son verirsek kendimizi özgür hissederiz, olumsuz duygular da dahil duygularımıza açık oluruz ve gerçek sevgi hissinin kendiliğinden ortaya çıktığını görürüz. ★ Dostoyevski, Çehov, Kafka, Nietzsche, Virginia Woolf, Arthur Rimbaud, James Joyce, Marcel Proust, Yukio Mişima ★ Daha sonra Alice Miller, ebeveyn dehşeti ve trajik etkileri üzerinde duruyor. 'Zehirli pedagoji'ye maruz kalmış, bastırdıkları öfke ve gazap duygularını başkalarına değil de, kendilerine yönelten yazarların, trajik yaşam öykülerini inceleyerek, anne-babalarının ellerinden çekmelerine rağmen hayatlarının geri kalanını kin beslemeden yaşamalarının aslında kendi hayatlarını nasıl kısalttığı trajedisini anlatıyor. Anne ve babalarıyla yüzleşmeyi göze alamamışlar, hayatlarını anne ve babaları için feda ettiklerini hiçbir zaman görememişlerdir. Hakikati, ürettikleri edebiyat ve sanat yapıtlarında ortaya koymuşlar ama hepsi bunu kendi hayatlarından ayrı tutmuşlar ve bu ayrılığın bedelini ise hastalıklarla ödemişlerdir. Kitabın son bölümünde benzer sorunları yaşayan, anoreksiya hastası, on altı yaşındaki Anita Fink'in 1997 yılında yazdığı günlüğünden bazı kısımları paylaşan Alice Miller, Anita'yı hastalığa götüren ruhsal sebepleri ortaya koyar. Hastalığının asıl sebebi, Anita'nın doyurulmayan iletişim ihtiyacı, anne-babası ve erkek arkadaşıyla kurduğu samimi temasın eksikliğidir. Anita doğru bir terapistin yardımı ile kendi duygularını anlamayı, yaşamayı başarır ve onları ifade etme cesaretini bulur. Artık kendi ihtiyaçlarını bedeninin ona hatırlatmasına ihtiyacı yoktu, kendini aç bırakmasına gerek yoktu çünkü hayatının tekrar yaşanmaya değer olduğunu öğrenmişti. Eğer siz de ebeveynler ile ilgili yaşadığınız sorunlarınıza bazı cevaplar arıyorsanız, geçmişin yaralarını sarmaya, iyileştirmeye çalışıyorsanız bu kitabın sizin yanınızda olduğunu söyleyebilirim. Çünkü çocukken maruz kaldığımız istismarların, kötü yetiştirilmiş olmanın etkileri bir yetişkin olduğumuzda peşimizi bırakmaz; başa çıkamadıklarımızın, biriktirdiklerimizin izi bedenlerimizde kalır. Gerçek duygularımızı bastırmak, anksiyete ve depresyon gibi kaçınılmaz sonlara bizi götürürken; migren, anksiyete, anoreksiya, obezite, ... gibi şikayetlerle fizyolojik sorunlar olarak da kendini gösterebilir. Kısacası yazarın da dediği gibi üzerini örttüğümüz her şeyin altında kalırız. Bu nedenle kendimizle yüzleşmemiz, olumlu ya da olumsuz olsun duygularımızı inkar etmememiz, bastırmamamız gerekiyor. Aksine duygularımız kucaklamayı öğrenmeliyiz. Beden Asla Yalan Söylemez'i kendi hakikatine, gerçekçi bir pencereden bakmak isteyen herkese öneriyorum. « Bu kitap ilk başta bazılarını sarsabilir. Ancak kendilerini anlamak isteyen pek çok kişi, bu kitabı anlayacaktır. İnsanlar bildikleri konusunda yalnız olmadıklarının farkına vardıkça ve daha da önemlisi çocukluklarındaki tehlikelere açık olmadıklarını gördükçe şok etkisi de azalacaktır. » (s.122)
Okuyacaklarıma Ekle
224 syf.
·
4 günde
Üzerini örttüğümüz her şeyin altında kalırız!
Bugüne kadar eserlerini okuduğum Engin Geçtan, Doğan Cüceloğlu ve Gülseren Budayıcıoğlu’nun da dile getirdiği gibi çocukluk yıllarında yaşadığımız travmalar ve aldığımız duygusal yaralar kimliğimiz, kişiliğimiz ve geleceğimizin şekillenmesinde çok belirleyici bir rol oynuyor. Özellikle sevgi açlığının yol açtığı duygusal yaraların ateşi bir ömür boyu sönmüyor. Birçok insan, bedenini ve ruhunu zehirleyen bu duygularla yüzleşmek yerine yok farz ederek bilinçli ya da bilinçsizce bastırma yolunu seçiyor. Bir ömür boyu bastırılan her bir duygu insanı içten içe tüketerek biyolojik ve psikolojik rahatsızlıklara kapı aralıyor. • • • Alice Miller, üç bölümden oluşan “Beden Asla Yalan Söylemez” adlı eserinde, çocukluğumuzda aldığımız bu yaraların, gelecek yaşamımızda ne gibi etkilerinin olabileceğini Dostoyevski, Nietzsche, Kafka, Rimbaude, Woolf ve Marcel Proust gibi yazar ve şairlerin hikayeleri başta olmak üzere, kendi gözlemlerine dayanan bazı liderlerin ve insanların yaşam hikayelerinden örnekler vererek anlatıyor. Onların çocukluklarında yaşadıkları travmaları ve sahip oldukları zehirli duyguları eserlerinde yarattıkları karakterler üzerinden nasıl aşmaya çalıştıklarını, birçoğunun da aşamayıp nasıl bedensel ve psikolojik rahatsızlıklara yakalanarak genç yaşta yaşama veda ettiklerini gösteriyor bizlere. Miller, yalnızca bunları anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda kendimizle yüzleşip bu duyguların ateşini nasıl söndürebileceğimizin çözüm yollarını da gösteriyor.       • • • Gerçekten de Miller’in de satır aralarında ifade ettiği gibi çocukluk yıllarında kaptığımız zehirli duyguların acısı bir yaşam boyu bizimle birlikte geliyor. Kaybolmuyor ve yok olmuyorlar, zihnimizin mahzenlerinde bir ömür boyu bizi yönlendirmeye ve yönetmeye devam ediyorlar. Birçok insan farklı savunma mekanizmaları kullanarak bu duygularla baş edip yaşama tutunmaya çalışıyor. Kimi insan eserleriyle, sanatıyla, şiiriyle; kimi insan işiyle ve hobileriyle; kimi insan da hırsızlık, uyuşturucu kullanımı ve şiddet gibi suçlara bulaşarak yaşama tutunmaya çalışıyor. Ama kendisiyle yüzleşip sorununu çözemediği sürece “üzerini örttüğü her şeyin altında kalıp” mutluluğu ve huzuru bir türlü yakalayamıyor. • • • Okuduğum her eserde çoğu zaman yazarlarının ayak izlerini arıyorum; kimliği ve kişiliğinin hangi toplumsal ve psikolojik ortamda şekillendiğini anlamaya çalışıyorum. O nedenle yazarların çocukluklarını ve gençlik yıllarını anlatan biyografileri, anıları ve günlüklerini okumayı seviyorum. Bu açıdan “Beden Asla Yalan Söylemez”, özellikle Dostoyevski, Nietzsche, Kafka, Çehov, Woolf, Proust gibi yazarları çocukluk yaşantılarıyla birlikte daha iyi tanımamı sağladı diyebilirim. Öyle ki bu eseri okurken Karamazov Kardeşler’de Dostoyevski’nin, “Babaya Mektup”ta Kafka’nın, “Böyle Buyurdu Zerdüşt” ve “Eco Homo”da Nietzsche’nin “babaları”na seslenişlerini duyuyor gibi bir hisse kapıldığımı söylemeliyim. • • • Kitap tüm bunlarla birlikte kendime yönelik farkındalığımı artırmam açısından da ilgi çekiciydi benim için. Konuyu bilimsel kavramlara boğmadan örnek vakalar üzerinden anlatması, kolay okunan dili, hem eserlerini okuduğumuz yazarların hem de kendi çocukluğumuza yönelik bir pencere açması yönüyle de gerçekten kitabın okunmaya değer olduğunu belirtmeliyim. Bu itibarla ufuk açıcı olan bu eseri, tüm okurlara, yaşamlarının bir döneminde mutlaka okumalarını tavsiye ediyorum.   İyi okumalar dilerim!
Okuyacaklarıma Ekle
224 syf.
Bastırma ve inkar etme dinamikleriyle ortaya çıkarılmış, Miller'ın güzel kitaplarından biri daha. Hayat Yolları kitabıyla birlikte muhakkak okunması gereken kitapların başında geliyor. Birini sevmek zorunda hissetmek, sevmek için kendini zorlamak, ikili ilişkilerde yapmacık da olsa usulen ''öyle'' olduğu için öyle davranmak, hatta bir adım daha ileri giderek, ebeveyni olduğunuz çocuğunuzu ya da anne babanızı sevmek zorunda kalmanız veya buna kendinizi zorlamanız öyle basite indirgeyerek düşünülecek şeyler değil. Bunlar, kişinin kendi çocukluğunun trajedik kalıntılarının üzerinde yükselen yapılarıdır. Bu davranışlarda yıllar yılı sürdürülmüş olan bastırma, inkar etme dinamikleri kullanılarak kişinin kendisini çocukluğundan soyutlaması sadece psikolojik anlamda değil, fiziken de etkileyen, çeşitli rahatsızlıkların bu dinamikler kaynaklı olduğunu ortaya koymaktadır Miller bu kitabında. Eğer hayatı akışına, karşınızdakini özgür davranışlara ve sonunda kendinizi içinizden gelerek davranmaya yönlendirmeyi başaramadıysanız, size kimse yardım edemeyecektir. Tam da bu noktada kişisel gelişim kitapları kategorisi ortaya çıkmış, insanlar çözümü masumane bir şekilde burada aramışlardır. ''Şunu muhakkak yapın!'' diyen kişisel gelişim kitapları saçmalığı ise zaten sizi sınırlandırmakta. Özgürlüğün, özgür olmanın, özgürce düşünmenin değerini fark ettikçe insan gerçeğini fark etmeye başlıyor. İşte Miller tam da bu noktada özgür-oluş'un önündeki engellere yönelik müthiş bir saldırı düzenliyor. Bastırarak bilinçaltına ittiğiniz trajedinizin sizinle yaşamaya devam ettiğini söylemeliyim. Gençlik ve olgunluk dönemlerinizde belki hiç fark etmeyeceğiniz kadar ufak etkiler gösteren duygularınız, fiziksel dünyanızın yaşlanmaya başladığına psikolojik alanda yeniden kendini göstermekte. Burada önemli olan tek bir şey var. O da özgürce kendinizle yüzleşmek. Bir sorun varsa üzerine gitmek. Kitabı okuduğunuzda kendinize saygı duymanızın yolunu bulacaksınız. Bu yolu kendi kendine bulup kendisinin çemberinden geçenlere selam olsun.
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.