Alice Miller

Alice Miller

Yazar
8.4/10
818 Kişi
·
2.463
Okunma
·
247
Beğeni
·
8,2bin
Gösterim
Adı:
Alice Miller
Unvan:
Psikolog, Yazar
Doğum:
Piotrków Trybunalski, Polonya, 12 Ocak 1923
Ölüm:
Saint-Rémy-de-Provence, Fransa, 12 Nisan 2010
Polonya'da doğan Alice Miller 1946'da İsviçre'ye geldi ve Basel'de felsefe, psikoloji ve sosyoloji öğrenimi gördü. 1953 yılında doktorasını tamamlayan Miller Zürih' te psikanaliz eğitimi aldıktan sonra 20 yıl psikanalist olarak çalıştı. 1980'den itibaren tedavi ve öğretim faaliyetlerini bırakarak kendini yazarlığa adadı. Çocuk eğitiminde zor kullanmanın yetişkinlikteki yaşam ve toplum üzerindeki etkilerini ele alan kitaplar yayımladı. Aralarında Türkçenin de bulunduğu yirmiden fazla dile çevrilen eserlerinin en tanınmışları şunlardır: Das Drama des begabten Kindes, 1979; Am Anfang war Erziehung, 1980; Du sollst nicht merken, 1981; Der gemiedene Schlüssel, 1988; Das verbannte Wissen, 1988.
Çocukluklarında sevilen insanlar, bunun karşılığında anne babalarını seveceklerdir, onlara anne babalarını sevmelerini söyleyen bir emre gerek yoktur. Bir emre itaat, asla bir sevgiyi doğuramaz.
Alice Miller
Sayfa 61 - Okuyanus Yayınları
Gerçekler öldürmez. İnsanları genellikle öldüren, bilinçli olarak yaşanınca gerçeği ortaya çıkarabilen duyguların bilinçten itilmesi, yok sayılıp bastırılmasıdır.
Kötü muamele gören ve bu yüzden hiç büyüyememiş çocuklar, hayatları boyunca kendilerine acı çektiren kişilerin "iyi taraflarını" görme çabası içinde olacak ve bütün umutları, beklentileri bu çaba doğrultusunda olacaktır.
Alice Miller
Sayfa 118 - Okuyanus Yayınları
Zoraki sevgi, sevgi değildir. Zoraki sevgi, yalnızca herhangi samimi bir iletişimin olmadığı, aslında var olmayan bir sıcaklık ve samimiyet taklidinin yapıldığı, kini hatta nefreti maskelemek üzere yaratılmış yapmacık bir şevkat ifadesinden ibaret "sahte" bir ilişkiye yol açar.
Çocukken anne babamızdan duyduğumuz korku, gerçeği görmemizi engeller. Nefretin bizi hasta ettigi doğru değildir. Bastırılan, bağlarından kopan duygular bizi hasta edebilir ancak ifade edebildiğimiz bilinçli duygular bizi hasta edemez.
Alice Miller
Sayfa 113 - Okuyanus Yayınları
224 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
Çocuklukta yaşanan acıların inkarı ve bunun hayatlar ve toplum üzerindeki etkisine odaklanan felsefe, psikoloji ve sosyoloji öğrenimi görmüş ünlü Psikanaliz ve yazar Alice MİLLER.

Ona göre Sigmund Freud; “bütün suçu çocuğa yükleyip ebeveynleri kayırarak hüküm süren ahlaka çekinmeden kendisini bırakmıştır.”

Dördüncü emir tarafından kontrol altına alınmaya çalışılan bir düzene, toplumun bize dayattığı ahlak ve kurumsallaşmış dinin taleplerini benimseten psikolog ve psikiyatrlardan farklı olarak Miller’in merkezinde; çocukluğumuzda maruz kaldığımız travmalar, fiziksel şiddet, psikolojik şiddet, taciz, ensest yaklaşımlar, sevgisiz ve güvensiz geçen dönemler var.

Dördüncü emirden sıkça bahsediyor peki nedir emirler?
Anneni babanı sev, onlara saygı göster, her ne yaşatmış olurlarsa olsunlar onları affet!!!davranışlarını görmezden gel, normalize et vs. diye devam eden kalıplaşmış kelimeler.

Peki biz çocukluğumuzda maruz kaldığımız her hangi bir olumsuzluğa nasıl tepki gösterecektik?

Tabi ki ebeveynlerimiz koşulsuz severek ve ahlak kurallarının dayattığı şekilde davranarak, onları hep haklı görerek!

Peki onlar haklılarsa yıllarca okuduğumuz yazarların eserlerine sirayet eden olumsuz aile ilişkileri, çocukluk travmaları değilse ne olabilirdi?

Tabi madalyonun iki yüzü var birinci yüzünde siyaset dünyasından örnekler var; güç ve sayılma açlığının nasılda asla doyurulamadığını, bu insanlar ne kadar güce sahip olurlarsa, zorlama bir tekrar süreci içinde kaçmaya çalıştıkları o en baştaki iktidarsızlık, acizlik duygularını yeniden canlandıracak eylemlere girişmek için cesaret bulan Hitler, Stalin, Napolyon, Miloşeviç, Saddam Hüseyin ve halkına zulmetmeye devam eden diktatörler...

Miller’e göre bu adamların elde ettikleri güç, nihayetinde onları acizliğe ve güçsüzlüğe gömecek kadar suistimal etmeye sevk eden şey onların bedenlerindeydi, bedenleri çocukluktaki hissettikleri iktidarsızlık ve acizlik bilgisini taşıyordu.

İkinci yüzünde Miller; “Zehirli Pedagojiye”maruz kalmalarına rağmen, sınırsız güç elde etme ya da diktatör haline gelme ihtiyacı duymayan, yaşadıklarını belkide yazarak anlatmaya çalışan ünlü yazarlara çeviriyor.

Dostoyevski’nin rulet bağımlılığı ve epilepsi nöbetlerinin, Karamazov Kardeşler adlı eserindeki gaddar babanın kendi babası olduğuyla yüzleşseydi farklı olur muydu?

Antov Çehov’un hayatı boyunca tüberkülozdan muzdarip olması ve çok erken yaşta hayatını kaybetmesi, Baba adlı yapıtındaki kendi alkolik babası sebep olabilir miydi?

Franz Kafka’nın erken dönemdeki kaygıları ve anne babasının elinden çektikleri bir tabu olarak kaldı. Babaya Mektup adlı yapıtı aslında Kafka’nın yüzleşemediği babasına bir çağrıydı ancak annesi bu konuda ne yazık ki destek olmadı. Dönüşüm ve Yargı yapıtları Kafka’nın yaşadığı ızdırabı aslında ne kadar net gösteriyor. Nihayetinde bu travmalarla bedeni başa çıkamadı ve tüberküloza yakalandı ve kırklı yaşlarında öldü.

Nietzche’ nin bedenide bu yükün altında kaldı ve gençken şiddetli baş ağrılarıyla ve güçlü duygularının bastırılmasına sebep olan romatizmadan şikayet etti. Sıkıntısının asıl kaynağının günlük hayatını yöneten sahte bir AHLAK olduğunu onun dışında kimse farketmedi eserlerinde dile getirdi belki aydınlanmış biri yardım etseydı aklını yitirmezdi.

Marcel Proust’ un astımıda bu travmayı çok net anlatıyordu. “Çok fazla hava(sevgi) soluyor ve o miktarda havayı( hakimiyet) soluk olarak geri vermesine izin verilmiyordu.” Yani annesinin insanı içine çekme yutma talebine karşı gelemiyor. Marcel’in bedeni için annesinin idaresi ve bunaltıcı kaygısı asla samimi bir sevginin ifadesi değil, korkunun belirtisiydi. Bedeni muhtemelen doğduğundan beri hakkati biliyordu. Kayıp zamanın izinde serisini bu içsel karmaşa içerisinde yazdı.

Virginia Woolf hayatı boyunca tekrarlayan bir depresyondan muzdaripti ve ancak yazarak güç bulur, acısını böyle ifade etmeyi ve sonunda çocukluk ve ergenlik travmalarından (üvey erkek kardeslerinin cinsel istismarları) kurtulmayı umar ancak depresyonu galip gelir ve kendini boğar. (Sebep olan ayrıntı kitapta anlatılıyor)

Arthur Rimbaud, Friedrich Von Schiller, James Joyce, Yukio Mişima’nın pek saygıdeğer ebeveynlerinin davranışları bedenlerinde hasar bıraktı ve hepsi genç yaşta hayatını kaybetti. Yazmak onlar için o dönemin şartlarında en makul çözümdü zannımca ve iyiki de yazmayı tercih etmişler.

Daha önce okuduğum Seninle Başlamadı ve Olgunlaşmamış Ebeveynlerin Yetişkin Çocukları kitapları daha çok yöntem üzerinde durmuştu bende ki etkisi o yönde oldu ama Alice Miller üzerini örttüğüm her şeyi böyle net bir şekilde acıtarak, aldığım yaraları unuttuğum yerden çıkararak ellerime bıraktı, kollarımın ağrısından anladım işte dedim bu kadar.
Bedenlerimiz aslında bize mesajlar veriyor hiç bıkmadan ama öteliyoruz, susturuyoruz, görmezden geliyoruz çünkü çocukken bize aynısı yapıldı belki de!
Tabi bu yönde bir şikayeti olmayan sevgiyle ve güvenle büyümüş insanlar için anlatmıyor bunları daha cok travmatize edilmiş, bağımlı, şiddete meyilli, yeme bozukluğu olan hastaların güncelerinden yola çıkarak sorgulamamızı sağlıyor.
Kitabın her cümlesi çok çok önemliydi benim için ne kadar acıtsada yazılanlar sorgulama yönümü farklı bir yöne çevirdi. Bir yıldır sürekli bu sorgulamaları yapma cesareti göstermiş biri olarak bana çok şey kattı size de katacağına çok eminim ki umarım çok yara almamış bir yetişkin olarak sadece kendi çocuklarınıza doğru yaklaşım için edinirsiniz. Ama ahlak yasaları, hiçbirimiz için adaletli olamıyor maalesef öyle “Affet özgürleş” ritüellerine de karnım tok artık bunlar bizi bir yere götürmedi daha cok normalıze ettik daha çok ödün verdik ve daha fazla hastalık üretti bedenimiz, ona kulak verin bedenimiz sadece zihnimizin aracı değil daha fazlası.
160 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Kitabın kapağını kapattıktan sonra dakikalarca düşündüm. Neden kaybediyorum sorusuna cevap bulmama yardımcı olduğu için düşündüm. Düşündüm çünkü insan kaybetmek , hep hatanın nerede veya kimde olduğunu bilmeden kaybetmek çok yorucu bir dönem. İnsan kaybettim evet, ama yeni öğrendiğim bazı gerçekliklerimle tekrar kazanmaya cabalayabilirim diye düşünüyorum. Benim mükemmel bir insan olduğumu düşündüğü için hiçbir zaman kendime dönüp bakmadım. Ama şimdi anlıyorum ki asıl sorun bende. Çocukken eksikliğini hissettiğim her şeyi onun üstünde denemişim meğer. Hep sevgi, ilgi bekleyip darlamışım. Onu suçlayıp sesszice kenara çekilmişim her defasında. Haklı olduğumu düşünüp adım atmasını beklemisim. Bir insani psikolojik olarak baski altına almışım da haberim yokmuş. İçten içe öldürmüşüm sevdiğim insanı. Psikolojik desteğe ihtiyacın var diyip bir kez daha yaralamışım. Ama artık biliyorum ki asıl yardıma ihtiyacı olan benim. Hayatıma aldığım herkesi böyle bir duruma soktugumu öğrendiğim su dakikalardan itibaren kendi icimde bir şeyleri düzeltmeden hiçbir şeyin düzelmeyeceğine eminim. Önce kendimi sevmeliyim, kendimi seveyim ki başka insanlara da yansıtabileyim. Ben sorunsuz bir insanı yaraladigim için öyle pişmanım öyle üzgünüm ki....
224 syf.
·4 günde
Bugüne kadar eserlerini okuduğum Engin Geçtan, Doğan Cüceloğlu ve Gülseren Budayıcıoğlu’nun da dile getirdiği gibi çocukluk yıllarında yaşadığımız travmalar ve aldığımız duygusal yaralar kimliğimiz, kişiliğimiz ve geleceğimizin şekillenmesinde çok belirleyici bir rol oynuyor. Özellikle sevgi açlığının yol açtığı duygusal yaraların ateşi bir ömür boyu sönmüyor. Birçok insan, bedenini ve ruhunu zehirleyen bu duygularla yüzleşmek yerine yok farz ederek bilinçli ya da bilinçsizce bastırma yolunu seçiyor. Bir ömür boyu bastırılan her bir duygu insanı içten içe tüketerek biyolojik ve psikolojik rahatsızlıklara kapı aralıyor.
• • •
Alice Miller, üç bölümden oluşan “Beden Asla Yalan Söylemez” adlı eserinde, çocukluğumuzda aldığımız bu yaraların, gelecek yaşamımızda ne gibi etkilerinin olabileceğini Dostoyevski, Nietzsche, Kafka, Rimbaude, Woolf ve Marcel Proust gibi yazar ve şairlerin hikayeleri başta olmak üzere, kendi gözlemlerine dayanan bazı liderlerin ve insanların yaşam hikayelerinden örnekler vererek anlatıyor. Onların çocukluklarında yaşadıkları travmaları ve sahip oldukları zehirli duyguları eserlerinde yarattıkları karakterler üzerinden nasıl aşmaya çalıştıklarını, birçoğunun da aşamayıp nasıl bedensel ve psikolojik rahatsızlıklara yakalanarak genç yaşta yaşama veda ettiklerini gösteriyor bizlere. Miller, yalnızca bunları anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda kendimizle yüzleşip bu duyguların ateşini nasıl söndürebileceğimizin çözüm yollarını da gösteriyor.      
• • •
Gerçekten de Miller’in de satır aralarında ifade ettiği gibi çocukluk yıllarında kaptığımız zehirli duyguların acısı bir yaşam boyu bizimle birlikte geliyor. Kaybolmuyor ve yok olmuyorlar, zihnimizin mahzenlerinde bir ömür boyu bizi yönlendirmeye ve yönetmeye devam ediyorlar. Birçok insan farklı savunma mekanizmaları kullanarak bu duygularla baş edip yaşama tutunmaya çalışıyor. Kimi insan eserleriyle, sanatıyla, şiiriyle; kimi insan işiyle ve hobileriyle; kimi insan da hırsızlık, uyuşturucu kullanımı ve şiddet gibi suçlara bulaşarak yaşama tutunmaya çalışıyor. Ama kendisiyle yüzleşip sorununu çözemediği sürece “üzerini örttüğü her şeyin altında kalıp” mutluluğu ve huzuru bir türlü yakalayamıyor.
• • •
Okuduğum her eserde çoğu zaman yazarlarının ayak izlerini arıyorum; kimliği ve kişiliğinin hangi toplumsal ve psikolojik ortamda şekillendiğini anlamaya çalışıyorum. O nedenle yazarların çocukluklarını ve gençlik yıllarını anlatan biyografileri, anıları ve günlüklerini okumayı seviyorum. Bu açıdan “Beden Asla Yalan Söylemez”, özellikle Dostoyevski, Nietzsche, Kafka, Çehov, Woolf, Proust gibi yazarları çocukluk yaşantılarıyla birlikte daha iyi tanımamı sağladı diyebilirim. Öyle ki bu eseri okurken Karamazov Kardeşler’de Dostoyevski’nin, “Babaya Mektup”ta Kafka’nın, “Böyle Buyurdu Zerdüşt” ve “Eco Homo”da Nietzsche’nin “babaları”na seslenişlerini duyuyor gibi bir hisse kapıldığımı söylemeliyim.
• • •
Kitap tüm bunlarla birlikte kendime yönelik farkındalığımı artırmam açısından da ilgi çekiciydi benim için. Konuyu bilimsel kavramlara boğmadan örnek vakalar üzerinden anlatması, kolay okunan dili, hem eserlerini okuduğumuz yazarların hem de kendi çocukluğumuza yönelik bir pencere açması yönüyle de gerçekten kitabın okunmaya değer olduğunu belirtmeliyim. Bu itibarla ufuk açıcı olan bu eseri, tüm okurlara, yaşamlarının bir döneminde mutlaka okumalarını tavsiye ediyorum.
 
İyi okumalar dilerim!
160 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
Çok büyük ihtimalle bir çocuk öykü kitabı ya da daha düşük bir ihtimal de olsa, ticâri açlık tetiğinden çıkan kurşunun tam onikiden vurduğu edebiyattan fersah fersah uzak ve içi kof, popülist kavramların edebi özelliklere sahipmiş gibi satır satır sıralandığı; kitap seçiciliği, nitelik algısı sıfır insanlara yutturulan muhteşem(!) kasa yanı kişisel gelişim kitaplarından biri gibi duruyor olabilir.
Zîrâ ilk görüşümde ben de aynı şeyi düşünürdüm eğer okuyan kişilerden birini tanımasaydım...
Önyargıları her insan kadar ağır basan biriyim özellikle kitap konusunda.
Ama bu kitap, en iyisiydi diyemesem, en etkilendiğim diyemesem de annesiyle arasında buz dağları olan biri olarak içimde çokkk derin yerlere dokundu, zaman zaman beni inanılmaz rahatsız etti yüzleştirdiği şeylerle ve ağlayarak okuduğum satırları oldu.
İlk defa kitap okurken bu kadar kötü ve aynı zamanda bu kadar rahatlamış hissettim.
Oğlum doğduktan sonra annemle olan ilişkime dair idrâk ettiğim bazı şeyler, kimi yaralar bilinçaltımdan yüzeye lav hâlinde fışkırdılar çünkü resmen.
Çok daha kapsamlı ve çok daha iyi bir tercümeyle yazılabilirdi sanki ama bu hâliyle de benim için özel bir kitap olarak kalacak.
Herkese hitâp etmediğini düşündüğüm ancak okuduğunda kendisine hitâp ettiğini düşünen insanlara sımsıkı sarılmak istediğim, psikoloji-travma-aile kökenli yansımalar vs. içerikli bir kitap.
Herkesi etkileyecek, herkes okumalı tadında değil ama en azından anne - babaların ya da gerçekten kendini bulacağını düşünen, aile öyküsünde travmalar, düğümler olan kişilerin, bir kere öylesine de olsa okumalarını tavsiye edebileceğim bir kitap.

1. Bölümün sonundaki Altın Beyin öyküsünden bir satırla sonlandırayım; "Yaşamları boyunca, bazı şeylerin ancak bir yudumuna kavuşmanın bedelini özünden, iliğinden ödemek zorunda olan insanlar vardır. Bu onlar için hep yeniden yaşanan bir acıdır ve sonra artık acı çekmekten yoruldukları zaman..." Özet geçebildiğim kadar geçtim, okuyan fikrini paylaşır, okumayan fikirlerden yola çıkıp belki okumak için vaktini ayırır. Keyifli okumalar
184 syf.
Siyahiler acıyı hissedebilir mi?
Kadınlar acıyı hissedebilir mi?
Hayvanlar acıyı hissedebilir mi?
Şimdi bu 'can alıcı' soruyu yeniden soruyoruz: "Bebekler acıyı hissedebilir mi?"
Sorulması için her zaman geç kalınmış ve içerisinde mutlaka bir 'öteki'yi barındırmış bir soru. Bugünün yetişkinlerinin dünün bebekleri olduğu bir döngüde, acı çektiğimize inanılmamış olması bugünümüzde acımızı bastırmamızın ya da yeni acılar doğurmamızın müsebbibi.

Soğuk ameliyat odalarında başlayan serüvenimizi yaşama dahil etmekte zorlanıyoruz. Baş aşağı idam ediyorlar bizi yaşamımızın daha ilk anlarında. Bu hareketin şokuyla attığımız çığlık ise ciğerlerimizin açılmasına yoruluyor. Oysa ilk yaşam alanımızdan ayrılmanın ve bu denli ürkütücü bir muamele görmemizin acısını ifade edecek tek dilimizdir ağlamak, başka ifade yolu bilmiyoruz henüz. Ve işte şimdi geliyor o nereden türediği belli olmayan şaplak: dünyaya atılmış veya zorla-ilaçlarla- itilmis varlığa şaplak atmak. Bu tür bir garabet nereden türedi bilmiyorum. Herkes bir yetişkinin kalçasına vurmanın taciz olduğu konusunda hemfikirken, bunu dünyaya gözlerini yeni açmış ve henüz nerede olduğunu bile bilmeyen bir varlığa uygulamakta kimse beis görmüyor.

Çocuk erkekse bir de sünnet vahşeti ekleniyor bu geleneklere. Doğar doğmaz bedeninden parça kopartılır erkek çocuğundan. Doğumuyla birlikte çocukluktan erkekliğe geçiş yapmıştır bile ve bunun tez zamanda kanıtlanması gerekecektir. Ne travma! Terapi sırasında erkekler, annelerine duydukları güvenin annelerinin sünnete izin vermesiyle sarsıldığını anlatıyorlar. Nasıl sarsılmasın ki?

Bacaklarından sallandırılan, tokat atılan, sünnet edilen..kısaca doğar doğmaz cinsel tacize maruz kalmış insanlardan oluşan bir toplumda acı ile haz, sevgi ile nefret doğal olarak birbirine karışacaktır.

Evlilik, doğum, çocuk, aile..Kavramlar sorgulanmadıkça ezelden beri şimdiki gibi olduğu varsayılır. Örneğin doğumun hastanede olması gerektiği ve yatay pozisyonda gerçekleştirilebileceği sabit bir fikirdir. Oysa bebeğin doğumu ve anne için uygun olan pozisyon yerçekimine doğru olandır. Bedenine yabancılaştırılmamış kadın nasıl doğuracağını elbette ki bilir. Ancak dünya, nasıl doğurması gerektiğini bile kadından iyi bilenlerle doludur.

Tıp bilimi gelişmezden önce ölüm oranlarının yüksek olduğunu biliyoruz ancak bizim ultra modern yöntemlerimiz artık fiziken öldürmüyor olsa da ruhumuzda yığınla yara açması çok muhtemel. Anne adayının bir 'hasta' gibi ameliyathaneye alınması ve ruhsal açıdan yalnız bırakılması kadın için oldukça zorlu bir süreçtir. Bastırılmış acıları tetiklenebilir. Oysa herkes annenin sorunsuz bir şekilde sadece doğacak çocuğunu düşündüğünü varsayar. Doğuran da bir canlıdır ve hisseder.
-Evet kadınlar acıyı hissedebilir!-

Çocuk, sanayi devrimi sonrası anne ve baba ile bir mekanda kıstırılmış ve bu iki yetişkinin duygusal açmazlarını üzerinde taşımak zorunda bırakılmıştır. Niye doğurduğunu bilmeyen veya çocuğun ilişkiyi kurtaracağını düşünerek doğmamış bebeğe İsa rolu yükleyen anneler, ortada olmayan babalar acaba kaç çocuğun yaşamla göbek bağını koparmıştır? Ve doğmadan önce kaderi çizilmiş çocuk İsa gibi tüm suçlar adına kurban edilir. Babası da onu korumamıştır ve 5. Emir(Çıkış 20:12) bu korumamaya baş kaldırmaması için insan çocuğunu zapt etmeye yarar. Alice Miller'in dediği gibi "gerçek bir sevginin oluşması için yasaya ihtiyaç yoktur."

Evler çocukların anne babayla yaşadıkları bir alan değil onların şartlarına göre düzenlenmiş ve çocuğun da buna dahil edildiği mekanlardır. Daha da kötüsü anne babanın şartlarına uymadığı takdirde çocuğun gidecek hiçbir yeri yoktur. Bağımlılığın olduğu yerde de şiddet kaçınılmazdır. Ve hayatımız boyunca uğradığımız şiddeti tekrar tekrar ilişkilerimize çekeriz. Birini sevmeme özgürlüğümüz olmadan gerçekten sevebilir miyiz? Anne babalarımıza karşı bu özgürlüğümüz yoktu ve hayatta kalabilmek için öfkemizi kutsallık maskesinin ardına sakladık. Saklamak zorundaydık. Bundandır şimdi aileye toz kondurmamamız. Aileyi, hele de anneyi başımızda sallanan Demokles'in kılıcı gibi taşıyışımız.

Çocuklar söz konusu olduğunda ensest ve taciz gibi, problemlerin görünür olanları dışında herkesin vicdanı rahat. Ensestin nedenlerini değil ensesti, çocuk tacizinin nedenlerini değil tacizin kendisini konuşuyoruz. Bu nedenle aynı problemler durmaksızın tekrarlanıyor. Kitle, çocuk tacizcisi üzerinden kendisini aklıyor. Oysa çocuğun ilk celladı bizzat o kitlenin kendisidir. Estes'in çok sevdiğim ifadesiyle: "Kültür, ailenin ailesidir. Eğer ailenin ailesinin çeşitli hastalıkları varsa, o zaman o kültürdeki bütün ailelerin aynı rahatsızlıkla mücadele etmeleri gerekecektir."

Yine de hâlâ, yetişkin olarak çocukluğumuzun acılarını gün yüzüne çıkartma, bu acıların yasını tutma olanağına sahibiz. Bunun için bizi anlayan insanlara ihtiyacımız var. "şimdi, çocukluklarında yaşadıklarını kader olarak kabullenmeyi bırakıp haksızlık olarak görmeye başladıkları ve buna paralel olarak bundan üzüntü duymayı öğrendikleri için sorumluluk üstlenmeye muktedir ve buna hazır durumdadırlar."
224 syf.
Bastırma ve inkar etme dinamikleriyle ortaya çıkarılmış, Miller'ın güzel kitaplarından biri daha. Hayat Yolları kitabıyla birlikte muhakkak okunması gereken kitapların başında geliyor.

Birini sevmek zorunda hissetmek, sevmek için kendini zorlamak, ikili ilişkilerde yapmacık da olsa usulen ''öyle'' olduğu için öyle davranmak, hatta bir adım daha ileri giderek, ebeveyni olduğunuz çocuğunuzu ya da anne babanızı sevmek zorunda kalmanız veya buna kendinizi zorlamanız öyle basite indirgeyerek düşünülecek şeyler değil. Bunlar, kişinin kendi çocukluğunun trajedik kalıntılarının üzerinde yükselen yapılarıdır. Bu davranışlarda yıllar yılı sürdürülmüş olan bastırma, inkar etme dinamikleri kullanılarak kişinin kendisini çocukluğundan soyutlaması sadece psikolojik anlamda değil, fiziken de etkileyen, çeşitli rahatsızlıkların bu dinamikler kaynaklı olduğunu ortaya koymaktadır Miller bu kitabında.

Eğer hayatı akışına, karşınızdakini özgür davranışlara ve sonunda kendinizi içinizden gelerek davranmaya yönlendirmeyi başaramadıysanız, size kimse yardım edemeyecektir. Tam da bu noktada kişisel gelişim kitapları kategorisi ortaya çıkmış, insanlar çözümü masumane bir şekilde burada aramışlardır. ''Şunu muhakkak yapın!'' diyen kişisel gelişim kitapları saçmalığı ise zaten sizi sınırlandırmakta. Özgürlüğün, özgür olmanın, özgürce düşünmenin değerini fark ettikçe insan gerçeğini fark etmeye başlıyor. İşte Miller tam da bu noktada özgür-oluş'un önündeki engellere yönelik müthiş bir saldırı düzenliyor.

Bastırarak bilinçaltına ittiğiniz trajedinizin sizinle yaşamaya devam ettiğini söylemeliyim. Gençlik ve olgunluk dönemlerinizde belki hiç fark etmeyeceğiniz kadar ufak etkiler gösteren duygularınız, fiziksel dünyanızın yaşlanmaya başladığına psikolojik alanda yeniden kendini göstermekte. Burada önemli olan tek bir şey var. O da özgürce kendinizle yüzleşmek. Bir sorun varsa üzerine gitmek. Kitabı okuduğunuzda kendinize saygı duymanızın yolunu bulacaksınız. Bu yolu kendi kendine bulup kendisinin çemberinden geçenlere selam olsun.
224 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Aklın,unutturmaya çalıştığı travmalarının cezasını bedenimizle ödüyoruz. Bedenimizi,ruhumuzu,aklımızı dinlemenin neden önemli olduğunu anlatan çarpıcı bir gözlemler dizisi. Düşüncelerine ve tespitlerine hak vermemek elde değil.
224 syf.
·3 günde
Alice Miller’la bu kitabıyla tanıştım. Genelde roman okurum fakat bu sene psikoloji ve kişisel gelişime yöneldim. Bazı kişisel gelişim kitapları ne kadar boş olsa da , bu kitap onlardan değil. Doğan Cüceloğlu kitapları gibi bunu da severek okudum, akıcılığı iyi olduğundan sıkılmadım. Kitapta; çocukluğumuzda yaşadığımız travmaların, büyüdüğümüzde bizi nasıl etkileyeceğinden örneklerle bahsedilmiş, birçok ünlü yazara da yer verilmiş. (Dostoyevski, Nietzsche, Rimbaud, Çehov, Kafka) çocukken dövülen herkes, korkmaya meyillidir. Çocukken sevgiden yoksun kalmış herkes, sevginin özlemini belki de hayatları boyunca çekeceklerdir. Anne-babamız da olsa, size şiddet uygulayan, sevgi göstermeyen kimseye minnet etmek zorunda değiliz.

Ona göre Sigmund Freud; “bütün suçu çocuğa yükleyip ebeveynleri kayırarak hüküm süren ahlaka çekinmeden kendisini bırakmıştır.”

Franz Kafka’nın erken dönemdeki kaygıları ve anne babasının elinden çektikleri bir tabu olarak kaldı. Babaya Mektup adlı yapıtı aslında Kafka’nın yüzleşemediği babasına bir çağrıydı ancak annesi bu konuda ne yazık ki destek olmadı. Dönüşüm ve Yargı yapıtları Kafka’nın yaşadığı ızdırabı aslında ne kadar net gösteriyor. Nihayetinde bu travmalarla bedeni başa çıkamadı ve tüberküloza yakalandı ve kırklı yaşlarında öldü.

Nietzche’ nin bedenide bu yükün altında kaldı ve gençken şiddetli baş ağrılarıyla ve güçlü duygularının bastırılmasına sebep olan romatizmadan şikayet etti. Sıkıntısının asıl kaynağının günlük hayatını yöneten sahte bir AHLAK olduğunu onun dışında kimse farketmedi eserlerinde dile getirdi belki aydınlanmış biri yardım etseydı aklını yitirmezdi.


Arthur Rimbaud, Friedrich Von Schiller, James Joyce, Yukio Mişima’nın pek saygıdeğer ebeveynlerinin davranışları bedenlerinde hasar bıraktı ve hepsi genç yaşta hayatını kaybetti. Yazmak onlar için o dönemin şartlarında en makul çözümdü zannımca ve iyiki de yazmayı tercih etmişler.


İyi okumalar...
160 syf.
·Beğendi
Her ebeveynin, anne baba olmak isteyenlerin, öğretmenin, doktorun vb. kısacası çocukla iletişime geçen herkesin okuması gereken bir kitap. Hatta defalarca okuması gereken bir kitap.

Yazarın biyografisi

Adı:
Alice Miller
Unvan:
Psikolog, Yazar
Doğum:
Piotrków Trybunalski, Polonya, 12 Ocak 1923
Ölüm:
Saint-Rémy-de-Provence, Fransa, 12 Nisan 2010
Polonya'da doğan Alice Miller 1946'da İsviçre'ye geldi ve Basel'de felsefe, psikoloji ve sosyoloji öğrenimi gördü. 1953 yılında doktorasını tamamlayan Miller Zürih' te psikanaliz eğitimi aldıktan sonra 20 yıl psikanalist olarak çalıştı. 1980'den itibaren tedavi ve öğretim faaliyetlerini bırakarak kendini yazarlığa adadı. Çocuk eğitiminde zor kullanmanın yetişkinlikteki yaşam ve toplum üzerindeki etkilerini ele alan kitaplar yayımladı. Aralarında Türkçenin de bulunduğu yirmiden fazla dile çevrilen eserlerinin en tanınmışları şunlardır: Das Drama des begabten Kindes, 1979; Am Anfang war Erziehung, 1980; Du sollst nicht merken, 1981; Der gemiedene Schlüssel, 1988; Das verbannte Wissen, 1988.

Yazar istatistikleri

  • 247 okur beğendi.
  • 2.463 okur okudu.
  • 187 okur okuyor.
  • 2.880 okur okuyacak.
  • 57 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları