Spinoza isimli bir filozof 38 yaşındayken büyük bir savaş başlatır. Felsefe ile dinin uzlaşamayacağı tek bir ortak düşman ilan etti: “Hurafeler dinin temeli olabilir mi?” diye sordu. Bu hususta Tanrı’ya ihtiyacı vardı ve öyle de yaptı.
Spinoza, yayıncısının bile korkudan adını basamadığı bir kitapla, kilisenin ve devletin kutsal saydığı ne varsa hedef alır. Tanrı’nın gönderdiği din; hesap soran, cezalandıran ve korkutan bir tiran olamazdı. Bunun yerine; erdemin, bilginin ve hoşgörünün ta kendisiydi.
Dindar aklı dışlayamazdı. Düşünceler, devletin dahi müdahale edemeyeceği bir kutsallık barındırıyordu. Aklın dışlanması demek hurafelerden beslenen bir din uydurmak demekti. Oysa Spinoza Tanrı-Akıl-İnanç denkleminde tam bir bütünlük görüyordu.
Tanrı saf akıl, insan ise o aklın cevheriyle var olmuş bir akıldı. Hurafelere zaman ayıracak vakti yoktu. Bu söyledikleri dönemin ruhban sınıfını rahatsız etti ve saldırıya uğradı. Kalbine bıçak fırlatıldı ama kurtuldu. Suçu “hurafeler dinin temeli olabilir mi?” diye sormaktı. Sahi! Olabilir mi?