Kulaklarımda saatin hiç değişmeyen ayak sesleri. Çevrem de o pis, o iğrenç kişiler. Hep aynı korkunç yaşama, o rezil alışkanlık. Aldatmalar, boyun eğmeler, aldanmalar, geçici dostluklar, küçük zevkler ve yalanlar, yalanlar, yalanlar...
Bu ikiyüzlü yaşamaya çaresiz bir gün daha katlanıyorum.
Utancım bir kat daha artıyor.
Gök ağlıyordu, deniz ağlıyordu, ağaçlar, kuşlar, çiçekler ağlıyordu. Bütün yaratıklar sonsuz bir arayışın çalkantısı içindeydi. Kimdi bulup bulup yitirdiğimiz?
Ve biz insanlar yeryüzünün bütün güzelliklerine sırtımızı çevirmiş, kendi karanlık iç dünyamızın derinliklerine dalmıştık. Hiç sonu gelmeyecek çileli bir arayıştı yaşamımız. Neyi arıyorduk? Kimi arıyorduk? Bu kaybolmuşluğumuz daha ne kadar sürecekti? Bu susuzluğumuz, bu yıkılmışlığımız, bu kahrolmuşluğumuz?
Baktığımız aynalardan kirli ellerimiz uzanıyordu yüzümüze. Umutsuzluğumuza bakan bir çift şaşkın gözbebeğiydi.
Her yerimiz pis pis sırıtıyordu aynadan. Yarı açık dudaklarımız korkunç bir mağara ağzıydı sanki, karanlığı çaresizliğimize doğru uzanıp gidiyordu. İnsan yaradılışımızın şaşkınlığı içindeydik. Sevemeyecek olduktan sonra boşunaydı bütün arayışlarımız. Var olmamız, yaşamamız boşunaydı...
Artık seninle değil, verdiğin acılarla avunacağım. Seni bütün arzuların üzerinde, bütün özlemlerin ötesinde seveceğim artık. Sensiz bir dünya yaratacağım senden. Dünya duracak, ama sen durmayacaksın. Zaman bitecek, ama sen bitmeyeceksin. Bir gün bütün çiçekleri solacak bahçelerin, yıldızlar ışık vermeyecek, güneş doğmayacak hiç. Ama sen solmayacaksın, sen eksilmeyeceksin. Seni maddenin dışına çıkarıyorum, ölümsüzlüğün kapılarını açıyorum sana. Anlamıyor musun?
Sevmek bir bakıma unutamamaya mahkûm olmaktır. Sevilmemişsek; bir de unutulmaya mahkûm oluşumuz var en hazini. İnsan, unutabildiği kadar güçlüyse; unutamadığı ölçü de yıkık ve ezik kalıyor.