Hayalet bir kez daha nasıl yaşanması gerektiğini yanlış anlamış olabileceğini fark etti. Hayatta başarılı olmak için sürekli hareket halinde olmak gerektiğini düşünmüştü hep. Rüzgârda dönen bir akçaağaç tohumu gibi. Ne kadar hızlı dönerse, o kadar mesafe katedeceğini sanmıştı. Hızlanmaya devam ettikçe, yetersizlikten, geçmişinden, kâbuslardan kaçabileceğini sanmıştı. Gelgelelim şimdi gençlik halini izlerken, kalbinin kırılgan tarafındaki gerçek hisleri yok sayabilmek için ne kadar ileri gittiğini görebiliyordu. Sürekli ilerlemekten bir an olsun vazgeçip şöyle bir durmak, acısıyla ve utancıyla, hüznüyle baş başa kalmak çok mu imkânsızdı? Doğrudan yüzleşebilmek? Sheffield'a ve oradaki hayatlarına tutunmak-mesela- imkânsız değildi ama. Hatta oradan başka bir yere taşınmak ama duygulardan kaçamamak.
Endcliffe Park'ta yaptıkları yürüyüşlerde, Maggie ona salkım kayınlardan alıçlara, dağ muşmulalarına kadar her şeyi gösteriyordu.
Wilbur aşkın gerçekte ne olduğunu o zaman anlamıştı.
Aşk anlamdı.
"Belki de hepimizin istediği, bizi kabul edecek herhangi bir yere ait olmaktır. Bana sorarsan, insanlıkla ilgili en üzücü şey, Wilbur, bir yere ait olabilmemiz için bir yerlerde birilerinin her zaman dışlanması gerektiği. O kişi bendim sanırım."