Pek hevesle başlamamıştım okumaya. Şimdi bitirdiğim halde içinden çıkamıyorum. Gerçekle bağdaşıyor olduğu için çok etkilendim galiba. Bitirince konu hakkında epeyce araştırma yaptım. Yazarımız da detaylı çalışmış, hatta bitebir tren yolcularıyla görüşmeler yapmış, neticesinde de yazdıkları gerçeklerle oldukça uyumlu. Süslü cümleler, abartılı bir anlatım yok. Yalınlığıyla o dönemin Ameriksında yaşıyor gibi oluyorsunuz. Yer yer sinir küpüne döndüm, çaresiz hissettim yer yer içimde kuşlar uçuştu. Olayların temelinde fakirlik var. Fakirlik insanları huysuzlaştırmış. Özellikle kadın karakterler çoğunlukla huysuz ve aksiler. Kendi çocuklarına dahi merhametleri kalmamış. Erkekler daha anlayışlı fakat sorumsuz gibiler. Öğretmen hanım ve diğer zengin aileler anlayışlı, ilgili çizilmiş. Aynı zamanda kiliseye giden insanlar iyi kişilikler olarak resmedilmiş. Karakter dağılımını gerçekçi buldum.
200000 çocuk bu şekilde trenlerle büyük şehirlerden kırsala taşınmış ve öylece isteyen aileye bıtakılmış. Aileler hiçbir şekilde sorgulanmıyor, neredeyse yalvarıyorlar çocukları alsınlar diye. Güya okula gönderme şartı var ama kesinlikle denetlenmiyor. Tamamen ailenin vicdanına kalmış. Ailelerin çoğu kendisine yetemez durumda ve bu çocukları bedava iş gücü olarak görüyorlar. Sömürü, işkence, aşağılama, istismar hepsi var. Üstelik bırakmak istediklernde çocuk sorunlu olarak etiketleniyor. Çok az sayıda aile evlatlık olarak benimsiyor çocukları.
Hikayede geçmiş ile günümüz (2011 yılı) iç içe. Günümüzde tren yok, denetleme var ama yetimlerin yaşadıkları, hissettikleri çok benzer. “Evsiz” olmak, her koşulda korkunç. Kitabı okurken kendi çocukluğunuz, aileniz, sahip olduğunuz her şey için şükrediyorsunuz. Yazarımız göçmenlerin ve yerli Amerikalıların yaşadıklarına da değiniyor.
Özetle,