Ne olmak istediğimi bilmiyordum. Bir şey olmak istemiyordum, kendimi bir şekilde faydalı kılmıştım. Birden ve beklenmedik biçimde bu düşünceye sığınmıştım.
Kendimi pencereden aşağı atmamla ailemin ayaklarının dibine atmam arasında hiçbir fark yoktu. Okul çantamı öylece, bir köşeye koydum ve ona bir daha dokunmadım. Büyükbabam hayalkırıklığını saklamayı başardı.
Dönem korkunçluklar ve kifayetsizliklerle, sürüp giden rezaletler ve inanılmazlıklarla doluydu. Montaigne, bakışlarımızın ulaştığı her şeyin bizi ilgilendirdiği ve etkilediği bir yerde olma zorunluluğunun acı verici olduğunu yazar. Ve dahası: Ruhum çalkantılıydı, çevremdeki şeyler hakkında kendi hükmümü veriyor ve onlara kimsenin yardımı olmadan kafa yoruyordum. İnandıklarımdan biri, hakikatin hiçbir koşulda baskıya ve şiddete yenilmeyeceğiydi.
Dünyaya getirilir, ama yetiştirilmeyiz. Bizi dünyaya getirenler, yarattıkları yeni insanı yok etmek için gereken her türlü beceriksizliği ve akılsızlığı yaparlar. Doğuştan gelen her türlü potansiyelini daha hayatının ilk üç yılında mahvetmeyi başarırlar, üstelik bu başarılarıyla mümkün olan en büyük suçu işlediklerinin farkında değildirler. Hiç düşünmeden ve sorumsuzca dünyaya getirdiklerinden başka onun hakkında hiçbir şey bilmezler.