Öncelikle aşağıdaki düşüncelere sahipseniz kitaba yaklaşmayın bile
1- İntihar, yalnızlık gibi kavramları gözardı ediyorum, ölüm üzerine kafa yormam küçük pembe dünyamda mutluyum ben diyorsanız
2- Kahvemi koydum, güneşin keyfini çıkarırken kitap okumak istiyorum, karanlığa arkamı döndüm onu yok sayıyorum diyorsanız
3- Aile en kutsal şey, bu kurumu değersizleştirmeye çalıştırıyorlar kafasındaysanız
4- Her şey de sorgulanmaz ki canım, kim kafa yoracak bunlara diyorsanız
5- Şöyle herkesin beğenceği alıntılar paylaşayım, etliye sütlüye karışmadan takipçi kasayım diyorsanız
Buraya kadar bazılarının elendiğini düşünüyorum kalanlarla biraz daha detaya girelim
"Neden- Bir değini "Thomas Bernhard'ın otobiyografik beşlemesinin ilk kitabı.
İkinci dünya savaşının ortasında, Nasyonal Sosyalizm'in etkisi altında bir Avustralya şehri Salzburg - hani şu eşsiz güzellikteki mimarisiyle ünlü tablo gibi şehir - yazara göre bu güzellik sahte, insanı intihara sürükleyen bir şeyler var bu şehirde, "Şehri sevmeye hazırdım ama ondan nefret etmeyi deneyimlerimle öğrendim" diyor.
Salzburga buradaki yatılı ortaokula gitmesi için gönderiliyor Bernhard. O dönem İkinci Dünyanın savaşının en şiddetli olduğu zamanları, savaşın bıraktığı izler bir yana Nasyonal Sosyalizm'in dişlileri arasında paramparça olmuş insan ruhu. Savaşın bitimiyle Nasyonal Sosyalizm yerini Katoliklikliğe bırakıyor. Ama değişen sadece ideoloji. Faşizm sürüyor.
Öfke/nefret diliyle bunu eleştiriyor yazar:
Baskıyı, eğitim sistemindeki çarpıklığı, bunlara gözünü yumanları, çocuklarını hayvanın yavrusunu yetiştirdiği gibi yetiştiren cahil aileleri, halkın cahilliğinden beslenen hükümetleri.
Son olarak Thomas Bernhard'ın bakış açısını daha iyi anlamak adına Kurt Hofmann ile yaptığı röportajında söylediği şu cümleyi eklemek