Sezer Duru

Sezer Duru

YazarDerleyenÇevirmen
8.0/10
867 Kişi
·
2.777
Okunma
·
4
Beğeni
·
973
Gösterim
Adı:
Sezer Duru
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen
Doğum:
1942
1942 doğumlu. St. Georg Avusturya Lisesi'ni bitirdikten sonra Sosyoloji ve Alman Dili ve Edebiyatı okudu. 25 yıl ARD ve ZDF için gazetecilik yaptı. Almanca'dan Türkçe'ye ve Türkçe'den Almanca'ya sayısız çevirileri vardır. Hans Magnus Enzensberger, Heinrich Böll, Siegfried Lenz, Bertolt Brecht, Max Frisch ve Thomas Bernhard gibi yazarların eserlerini çevirmiştir. S. Fischer Vakfı Türkiye sorumlusudur. Ödülleri: Alman Liyakat Nişanı, Abdi İpekçi Barış Ödülü, Frankfurt Edebiyat Evi Ödülü, Rodos Yazar ve Çevirmenler Evi Ödülü ve Dünya Kitap 2009 En İyi Çeviri Ödülü. Duru İstanbul ve Kaş'da yaşamaktadır.
" Her anı ölüdür. Şimdi sen de bir anısın. Her zaman benimle birlikte olan, birlikte taşıdığım, yaşadığım sözcüklerime dönmem gerek. Sözcüklerim olmadan o gökyüzüne nasıl dayanabilirdim. "
' Acılar olmadan yazılabilir mi? Edebiyat, yaşam ve ölümün sınırlarının artık acıları tutamadığı, tutmaya yeterli olmadığı yerde başlamıyor mu? '
“elektroşok sırasında şöyle bağırır:

"ölüyorum devrimci mücadeleyi bensiz sürdürün!”
Sezer Duru
Sayfa 53 - Yapı Kredi Yayınları, pdf
Tezer çok küçük yaşlarda edebiyatla ilgilenmeye başladı, gerçek dünyasının edebiyat dünyası olduğunu kavradı.
İnsan ne denli derin düşünebiliyorsa, sevgisi o denli derindir. O denli doyumsuzdur. Ve acısı da o denli büyük. Yaşam acısı.
Bir şey, tek bir şey, tüm yıkıma karşın ayakta kalır : İnsanın insanla karşılaşması... gün oldu, bir yabancının bakışlarıyla, bize göz kırpışıyla uçurumun kenarından döndük. ..
119 syf.
·4 günde·9/10
Thomas Bernhard’ın okuduğum üçüncü kitabı oldu. Gerçekten de çok ilginç bir adam bu Thomas Bernhard. Okunacak binlerce kitap olmasa düşeceğim peşine ve bütün kitaplarını tek tek okuyup o karmakarışık beyninin içerisine gireceğim; ama ne yazık ki buna şimdilik vaktim yok. Bir gün kafayı kırarsam, ilk peşine düşeceğim yazarlardan birisisin Bernhard!

Öncelikle yazar ile ilgili yaptığım araştırmalarda ve şimdiye kadar okuduğum üç kitabında da kahramanlar sakatlar, yaşlılar, yalnızlar, kaybedenler ve zihinsel rahatsızlıkları olan kişiler arasından seçilmiş. Bernhard ile yapılan bir röportajda ise bütün kahramanlarının kendisinden birer parça olduğu bizzat Bernhard tarafından ifade edilmiş. Kitabın konusunu açıklarken bu konuya örnekler vererek gerekçelendirme yapmak istiyorum.

Kitap upuzun bir monologdan oluşuyor. Bu monolog içerisinde anlatıcımız, Mozarteum isimli üniversitede(Mozarteum Üniversitesi Thomas Bernhard’ın gittiği üniversitenin adıdır.) ve ardından Horowitz kursunda öğrenim gören üç piyano virtüözü(Thomas Bernhard birkaç yıl müzik eğitimi almıştır.) ekseninde, hırs, kıskançlık, ölüm gibi konuları ele alıyor. Bu üç arkadaştan en zeki ve başarılı olanı Glenn Gould’dur. (Gerçek bir kişidir ve piyano virtüözüdür aslında; ama Bernhard ile hiç tanışmamış.) Gloud’u ilk kez piyano çalarken gördüklerinde yine piyano virtüözü olma heveslisi olan Wertheimer o anda umutsuzluğa kapılır ve hevesi kırılır. Çünkü Mozarteum’un Gloud’dan sonra en yeteneklisidir ve dünya çapında bir piyano virtüözü olabilir aslında; ama asla onun dehasına erişemeyecektir. Wertheimer yıkılır ve anlatıcımız olan yazar da soğukkanlı bir şekilde yenilgiyi kabul eder. İlerleyen zamanlarda anlatıcımızın arkadaşları olan Glenn eceliyle ölür, Wertheimer ise intihar ederek yaşamına son verir. İşte anlatıcımız bir lokantada otururken bunları düşünüyor ve bizlere anlatıyor. Bizler de düşünmekten zevk aldığını ifade eden Thomas Bernhard’ın beyin dalgalarından bu arkadaşların başlarından geçenleri okuyoruz.

Thomas Bernhard'ın yazdıkları, hipnotize edici ve bir insanın beyninden geçen düşüncelerin kendisi kadar hızlı. Bernhard, tam olarak "dilinin kemiği olmayan bir deli." Çekinmiyorum kendisine deli demekten. Çünkü kesinlikle deli olduğuna kalpten inanıyorum. Bence o cümleler ve o gözler asla normal bir insanın cümleleri ve gözleri olamaz. Mutlaka Bernhard'ın beyninde bizimkinden farklı bir şeyler var. İnanılmaz gürültülü bir zihne ve tehlikeli birçok düşünceye sahip olduğu belli. Açıkçası çok etkilendim kendisinden ve röportajlarında kullandığı her bir kelimeden...

İnsan beyninin yapamayacağı tek bir şey vardır, o da düşünmeden durabilmek. Bir insan düşünmeden duramaz. Bu mümkün değildir. Peki saniyede kaç tane düşünce birden kafamızdan geçebilmektedir? Eminim bu sorunun cevabına birçoğumuz benzer bir şekilde, saniyede birden çok düşüncenin beynimizden geçebileceği şeklinde cevaplayacaktır... Peki o zaman soruyu değiştirelim. Düşünce hızını ölçmek mümkün müdür? Bir kimsenin bir şeyin hızını belirleyebilmesi için, öncelikle başlangıç ve bitiş noktalarını tanımlaması gerekmektedir. Düşünce ise, bilimsel olarak duyumsal bilginin alındığı andan bir eylemin başlatıldığı ana kadarki zihinsel etkinlikler olarak tanımlanmaktadır. Yani bir düşünce hızını ölçebilmek için duyumsal bilginin alındığı an ile eylemin başlatıldığı an arasındaki zihinsel etkinlikleri ölçmek gerekir. Maalesef bu durum şimdilik bilimsel olarak mümkün değil. İşte Thomas Bernhard'ın yazdıkları da tıpkı burada anlattığım gibi, adeta birer düşünce dalgalarıdır. Bu sebeple;

1- Bernhard'ın cümleleri nerede başlar ve nerede bitecek asla anlaşılamamaktadır.

2- Tıpkı düşünce dalgalarında olduğu gibi farklı ihtimaller sürekli Bernhard tarafından düşünülerek aynen olduğu gibi değiştirilmeden uzun uzun, fazla fazla, tekrar tekrar yazıya geçirilir. Bu da doğal olarak sık tekrarlı ve uzun cümleleri ortaya çıkarır.

3- Düşüncenin başlangıç ve bitiş noktaları belirlenemediğinden Bernhard'ın paragrafları da tıpkı düşünce gibi bir şekilde başlar ve asla bitmek bilmez.

İnanın daha çok fazla şey söylemek istiyorum Bernhard araştırmam ile ilgili; ama uzun uzadıya yazıp sizleri sıkmak istemiyorum. Sadece bu kitabın kapağına lütfen dikkatli bir şekilde yakından bakın. Bu adam normal bir adam değil. Ve eminim siz de fark edeceksiniz. O andan sonra neden Bernhard'ı, cümlelerini, gözlerini ve beynini bu kadar derinden incelediğimi anlayacaksınız...

Thomas Bernhard’ın bir diğer ilginç yönü ise, şiirleri tiksindirici bulması. Adam açık açık şiirlerden tiksiniyorum diyor. Ayrıca uzun uzun betimleme yapan yazarlardan ve kitaplardan da nefret ediyor. Çünkü bunu gereksiz buluyor. Hepimizin doğayı ve etrafımızı gördüğünü, bir başkasının gelip bize çevremizdeki şeyleri anlatmasına gerek olmadığını ifade ediyor. Önemli olanın düşünceler ve düşüncelerin aktarılması olduğunu söylüyor.

Bu arada bu kitap Bernhard’ın site içerisinde en çok okunan kitabı. Fakat ben bu kitabın daha çok okunmasına sebep olarak, diğer kitaplarına nazaran daha az virgüllü cümlelerin, dolayısıyla daha kısa cümlelerin bulunmasını görüyorum. Çünkü diğer okuduğum iki kitabında da nokta işaretine rastlamak pek mümkün değildi. Bu eserinde ise cümleler o kadar uzun değil ve nokta işareti kullanmaktan kaçınmamış. Aslında bunun ana nedeni, diğer iki kitabın çevirmeninin Esen Tezel; bu kitabın çevirmeninin ise Sezer Duru olması olabilir. Çünkü iki farklı çevirmen tarafından yapılan çeviri, Thomas Bernhard’ın karmakarışık dilini de hesaba katarsak, müthiş farklı sonuçlar ortaya çıkarabilir. Açıkçası bu konuda çok yetkin olmadığımdan kesin kanıya varamıyorum; ama çevirmenlerin farklı olduğu bu kitabı okurken hemen fark ediliyor. Benim tercihimi soracak olursanız, ben önceki kitaplarındaki uzun cümleli Bernhard’ı, dolayısıyla Esen Tezel’i tercih ederim. Çünkü Bernhard’ı Bernhard yapan upuzun ve beyin yakan cümleleri…

Her okuduğumda farklı ufuklara yelken açıyorum Bernhard’la. Böyle, nerede ne diyeceği asla belli olmayan “deli” bir yazarı tanıyor olmak da beni mutlu ediyor. Bir sonraki okuyacağım Bernhard kitabı olan Eski Ustalar’ın siyasi konulara da değinen bir kitap olduğunu bildiğimden bu yazımın içerisinde siyasi görüşlerine ve yasaklanan tiyatro piyeslerine değinmeyeceğim. Onu da bir sonraki yazımda anlatırım. Ne de olsa anlatacak çok şey var Bernhard ile ilgili…
150 syf.
·10 günde·Beğendi·9/10
“Yemin ederim size baylar, fazla bilinçli olmak bir hastalıktır. Gerçek, tam bir hastalıktır. “

Yukarıdaki sözü Yeraltından Notlar'ı okuyan okumayan herkes hatırlayacaktır. Thomas Bernhard'ı okuduktan sonra ise kendisinin gerçekten bu hastalıktan muzdarip olduğunu (belki bizim gibi) fark edeceksiniz hemen.

Önce neden Odun Kesmek'le başladığıma değineyim isterseniz, yazarla ilgili olarak. Yani daha önce, "Hayatının bu döneminde Odun Kesmek adında bir kitap okuyacaksın" deselerdi önemsemezdim kesinlikle bu lafı edeni, selam sabahı keserdim hatta - hem neye dayanarak bunu söyleyebiliyor ki ukala . Neyse, anladınız zaten ne demek istediğimi. Zaten ilk olarak da Metin T.'nin yazar ile ilgili övgü dolu yazıları nedeniyle Bitik Adam kitabını okumaya başlamıştım normalde. Ama yazarı okumaya karar veren herkesin anlayabileceği sebeplerden dolayı ara verdim ne yazık ki. Sonra başlayan etkinlikle Bitik Adam'a dönmeye hazırlanırken Osman Yüksel'den indirimli kitap aldım biraz. Thomas Bernhard da okumaya niyetlendiğimden, kendisinde mevcut olan iki kitabını aldım ve bunlardan da adı kafama daha fazla yatan Odun Kesmek'i okumaya başladım birkaç gün önce – diğeri Kireç Ocağı'ydı.

Adıyla hiç ilgisi olmayan bir kitap Odun Kesmek. Ama önce Thomas Bernhard'dan söz edeyim, yazım stilinden. Zaten bir video var sitede dolaşan, onu izlerseniz ne kadar ilginç bir insan olduğunu anlayacaksınız kendisinin. 1931-1989 yılları arasında yaşayan Avusturyalı yazar hakkında şöyle bir şey yazıyor Vikipedi'de “Genel olarak eserlerinde ülkesi Avusturya'ya karşı büyük bir öfke görülür. Taşranın dar kafalı tutuculuğu, düşünsel gelişime sekte vuran bencilliği ve dışlayıcılığı yazarın üzerinde en çok durduğu temalardır.” Bir iki arkadaş hangi kitabından başlayalım diye sormuştu yazara, bu kitabında yukarıda yazanları direkt hissedebiliyorsunuz. Yani yazarın normali zaten bu kitap.

Başka ne var Thomas Bernhard'in normallerinde; bir kere Leman'dan kahramanımız – daha sonra Enpara reklamlarıyla kapitalizmin uşağı haline gelse de- Kıllanan Adam'ın edebiyat dünyası versiyonu kendisi. Başta dediğim gibi fazla bilinçli, yeraltı insanı gibi, belki de bizim gibi. Kafamızdan geçen şeyleri aynen döküyor kağıda. Aynen döküyor derken kelimenin tam anlamıyla aynen. Noktası az, virgül ve noktalı virgüllerle dolu bir metin içinde buluyoruz kitabın kapağını açtıktan sonra kendimizi birdenbire. Sonuna kadar bakıyoruz farklı bir bölüm, not, konuşma, herhangi bir şey var mı diye - Hayır, paragraf bile kullanmamış adam, rahatsız ya ille rahatsız edecek bizi de. Tipik bir Thomas Bernhard cümlesi şöyle: #29233160

Okumaya başlıyoruz, bilinç akışı son zamanlarda aşina olduğumuz gibi, ama normal-sürekli bir bilinçakışı değil karşılaştığımız. Çoğu yerde yazıyor, sarmal bir bilinç akışı diye. Bir 30 yıl önceye dönüyor, bir iki gün önceye, bir şimdiye, sürekli yer ve zaman değiştiriyor bilincinde. Çok batmıyor, anlıyorsunuz. Ama başka bir şey daha var; bir şeyi kafamıza sokmak için mi bilmiyorum, tekrar ediyor sürekli, normal hayatta olsa küfredeceksiniz bu adama, garip bir şekilde bağlıyor kendini. Evet farklı bir bilinç akışı, farklı bir bilinci var. Bilinç içinde nasılsa öyle, düzgün kurmak için uğraşmıyor cümleleri. Ses ve Öfke'nin ilk bölümü gibi anlatım biraz, hani şu zekası fazla gelişmemiş Benjy'nin anlatımı gibi. Ama kesinlikle zekice bir anlatım. Anlatılmaz, yaşanır diyorlar ya öyle işte.

Kitaba döneyim tekrar. Konu şöyle; yazarın bir arkadaşı kendini asmış ve yazarımız cenazesine katılmış 25-30 yıldır görmediği Viyana sanat camiasının önde gelen isimleriyle. Sonra bunlardan yakın olduğu bir aile kendisini bir akşam yemeğine davet ediyorlar; hem anma için, hem de önemli bir tiyatro oyuncusu şerefine yapılacak bu yemek (Gece yemeği demek daha doğru). Yazarımız da es kaza kabul ediyor bu daveti. (Sürekli pişmanlık duyuyor kitap içinde bu karara) Kitap davetin başında başlıyor, sonuna kadar sürüyor. Kitabın ilk yarısın da bu tiyatro oyuncusu bekleniyor, yazarımız Berjer koltukta düşünüyor bu arada. Berjer koltuk sürekli vurgulanıyor hemen her cümlenin sonunda (Bendeki versiyonunda kitabın kapağında da o koltukta oturuyor Thomas Bernhard) Ben saymadım ama kesinlikle vardır üşenmeyip sayan kaç defa Berjer geçtiğini kitapta.

Bu ilk kısımda (kısım filan yok, sadece kitabın ilk yarısı) hiç tanımadığım bir topluluk olmasına rağmen 1950-1980 arası Avusturya Sanat camiasına tiksintiyle bakmayı başartıyor Bernhard. Kendisinin baktığı gibi, kimseyi sevmiyor zaten, kendisini de. Belki de o yüzden bir sıcaklık oluştu içimde adama karşı.

Daha sonra bu Burg oyuncusu geliyor (Viyana'nın Devlet tiyatrosu gibi bir şey) ve biz de yemeğe geçiyoruz herkes gibi. Bu süre zarfında fazla girdi yapmıyor yazar, en sevdiğimiz şey olan dedikodu dinliyoruz felsefi bir şekilde. Oyuncu sürekli kendini övüyor, etrafı pohpohluyor.

Yemekten sonra müzik odasına geçiliyor ve konuşmalar, yazarımızın bilinci akışı karışık bir şekilde devam ediyor. Sonra da bitiyor yemek ve kitap. Odun kesmek sonlarda bir yerlerde çıkıyor karşımıza, Burg Oyuncusunun hayali olarak. Yazarımız da o kadar beyin fırtınasına, öfkeye ve okuduğumuz herşeye rağmen ev sahibesinin alnını eskisi gibi öperek ayrılıyor davetten- ama içinde ukte kaldığı için yazıyor bu kitabı.

Şimdi ben kitabı baştan sona niye anlattım, neden spoiler verdim deli gibi? Diyebilirsiniz doğal olarak, en tabi hakkınız. Ama bu kitap zaten konusu için okunacak bir kitap değil, Thomas Bermhard'ı görmek, tanımak o sinirli dağınık adamı fark etmek için okunacak bir kitap. (Kitabın orijinal adı- Odun Kesmek: Bir Öfke zaten)

Her cümlesinden ayrı bir aforizma çıkarabilecek kitaplardan değil aynı zamanda Odun Kesmek. Başlı başına bir aforizma kitabın kendisi. Instagram okuyucusu sevmez, sıkılır, ki ben de zorladım kendimi özellikle bu bahar aylarında okumak için. Ama bıraktığım zamanlarda bile beynimde bir yerde çağırdı beni Bernhard yanına. Biliyor çünkü ben de rahatsız birisiyim kendisi gibi.

Bundan sonra Bitik Adam'ı bitirip Kireç Ocaklarına geçeceğim, normal bir şey değil yaptığım ama yapacak bir şey yok. Huzursuzluk sardı her yanımı. Bari kitaptaki geç akşam yemeği gibi bu incelemeyi de Bolero'yla bitirerek bir parça rahatlatayım sizi. İyi geceler.

https://www.youtube.com/watch?v=r30D3SW4OVw
119 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Bernhard. İlk defa mı duydunuz, ayıp size. Gerçi bende yaklaşık bir ay önce adını ilk defa duymuştum. Bizim Metin abi var, bilirsiniz Metin T./Duvar/ . .Yahu tutturmuş bir Bernhard, Bernhard gidiyor. Bir gün site de okumayı düşündüğüm kitaplara göz gezdiriyorum. Beni bilirsiniz nerde ruh hastası, dünyanın pisliğini, kokuşmuşluğunu anlatan adam var seçiyorum yine. Ruhumuzda var ya bir boşluk onu dolduracağız. Mutsuzluğumuzda mutluluk, huzursuzluğumuzda huzur bulacağız. O ara https://1000kitap.com/esengull/Duvar/ geldi, bak dedi Sadık Hidayet var bu adam tam sana göre. Hele dedi bir Kör Baykuş’u var ki hiç sorma. Metin abi de katıldı sohbete. Bu Sadık Hidayet diyor sağlam adam. Kör Baykuş’ta ölümü bir anlatmış ki, bu kadar mı gerçek anlatılır. Bir de diyor Bernhard var, bu eleman da iyi, ben seviyorum uslübunu tadı damağımda kaldı. Hemen bir öğrenci edasıyla notlar alınıyor, Bernhard’ ın bitik adamı okuma listelerine ekleniyor. Ben genelde tavsiyelere önem veririm de bu Metin abininkine bir ayrı önem veririm. Nasıl vermeyeceksin, adam hem okur hem yazar. Bir o kadar da kıymetli hem. Zaten kıymet verdiklerimizin sözlerine kulak veririz ya.

Aradan birkaç gün geçiyor, bakıyorum Esengül okumaya başlamış kitabı. Bende diyorum en kısa zamanda okuyacağım bir değerlendirme yapalım, kolektif olsun. Hemen kitap aldığım siteye göz atıyorum en kısa zamanda temin edeceğim. Tükenmiş! Üzüntümü iletmemle, kabul edersen armağan etmek isterim cevabını almam bir oluyor. Elbette ki kabul ederiz, maksat gönüller bir olsun. Kargom 29 Mayıs’ta elime geçiyor. İçinde bir not ve tarih, 25 Mayıs. Böylece doğum günümde en anlamlı armağanı alıyorum, aynı zamanda tek armağanı. Hemen hüzünlenmeyin, ben pek sevmem doğum günlerini. Çevremdekiler bilirler meseleyi, önceden 24 Mayıs’ta kutlarlardı artık hiç kutlamıyorlar. En son sosyal medya hesaplarımı da kapattım da dünyaya hiçbir etkisi olmayan adamın doğumu anlamlandırılmıyor. Bu mevzuular derin mevzuular anlatsak sabaha kadar sürer. Velhasıl kelam kitap kitaplığımın en anlamlı üyesi. Uğraşsak bu kadar anlamı yükleyemezdik her halde. Kitaplar kendi kendilerini anlamlandırıyor. Elbette değerli insanlara dokununca.

Kargomu aldığım gün eserin serüvenini belirliyorum. Cumartesi günü sakin kafayla okunacak sonra değerlendirme.. Anlayacağınız tadını çıkartacağım, biraz Cumartesi keyfi.. Hem Elimde başka kitaplarda var, karışsın istemiyorum. Her şeyiyle özel olacak. Pessoa’yı Çarşamba akşamı bitiriyorum. Yahu ne melem adam, üstüme çöktü. Perşembe akşamı okuyamıyorum, Cuma akşamı arayışlardayım elime ne alsam geriye bırakıyorum. Kısa bir şeyler olsun, yarın Bitik Adam’ı okuyacağım. O ara elime beklenen kitabı alıyorum. Bir şunun ilk cümlesine bakalım. Elime almamla bırakamamam bir oluyor. Uyku bastırana kadar. Bir direniş var okumak istiyorum ama zihnime girmiyor.

Yahu nasıl bırakacaksın adam öyle bir giriş yapmış ki ilk cümleden sana kitabın özetini veriyor. Bir o kadar da esrarengiz, çekici. Saygı değer anlatıcı lokanta da oturmuş eski arkadaşlarını anlatıyor. Biz diyor üç arkadaştık müzik okulundayken. Glenn Gould eceliyle öldü Wertheimer gibi intihar etmedi. Sonra bu adamları anlatıyor. Glenn Gould dediği adam bildiğiniz efsane. Müzik yapmak için doğmuş adam. Piyanonun başına geçince dünyayla bağını keserdi. Çalardı çalardı, günlerce gecelerce. Çaldı çaldı ölünceye kadar. En son piyano çalarken beyin kanamasından öldü. Adam varoluşunu müzikle tamamlamış, kendisini ait olduğu yerde müzikte bulmuş. Ev bile yaptırmış ormanın içine sadece piyano çalmak için. Wertheimer, esas karakter bu. Adam mutsuz doğmuş. Hayatı boyunca hep bir anlam bir mana aramış, aradığı her şeyde mutsuzluğu bulmuş. Hiçbir yerde hiçbir şekilde tutunamamış. Müzikte diyor çok iyiydi, hatta en iyimiz oydu ama Glenn Gould’u dinlediği an olmayacağını anladı, benim gibi. Bizimki öğrenilen kavranılan yetenekti, bizim gibilerin dehalara takılıp kendilerini felç etmemeleri gerekir. Bir o kadar da hasta adam bildiğiniz ruh hastası. Bir sürü takıntılar, arayışlar.. En sonda büyük başarı, intihar.. Anlatıcının kendisi mi? O kayıtsız daha çok her şeye. Çok büyük bir anlam arayışı yok ama yine de kendini anlamlandırıyor, yazarak. Sırf yazmak için yazıyor. Yazıyor, yazıyor.

Her ne kadar karakterler çok etkileyici olsa da asıl önemli olan eserin uslübu. Anlatıcı bir iki günde anlatıyor size bu olayları. Hatta kitabın yarısını oturduğu lokantada. Bilinç akışı mı? Değil. Daha çok anlatı. Diyorduk ya anlatı zordur. O aslında zor değilmiş, onu asıl zorlaştıran felsefeymiş. Bu kadar derin karakterleri anlatı içerisinde vermek, işte yazmak bu. Asıl deha bu. Bir de zaman olgusu var. Kitabın kapağında diyor ya, zamana ilişkin gerçekliklerin ötesinde bir saydamlık, aynı öyle. Şimdinin içerisinde geçmişi veriyor. Siz geçmişteki olayları birebir hissederken aynı zamanda yazarın şimdi ki zamanda olduğunu ve bunların düşüncede gerçekleştiğini hissediyorsunuz. Klasik geçmişe gidip uzun uzadıya anılarını anlatan yazarlar gibi değil, zamanlar arası geçiş daha sık ve daha yumuşak. Zamanlar arası geçişlerdeki keskin çizgiyi adeta ortadan kaldırmış yazar.

Ne çok anlattım yine. Kitapla ilgili iki kelam edeceğim, hayatımın yarısını anlatıyorum. Bu kitabı tavsiye eden Metin abiye ve hediye eden Esengül’e çok içten teşekkürlerimi sunarım. Gerçekten çok anlamlı ve keyifli oldu. Sonrasında benimle bu değerli anları paylaşan ve değerlendirmemi okuyan site sakinlerine de teşekkür ederim. İyi ki varsınız. Hepiniz seviliyorsunuz.

Herkese keyifli okumalar dilerim…
151 syf.
·10 günde·10/10
Thomas Bernhard'ın okuduğum 4. kitabı oldu. Eski Ustalar isimli bu kitabını okurken bir kez daha Bernhard'ın zihnindeydim ve bu sefer hiç acele etmedim, kendimi tamamen onun çılgın düşüncelerine teslim ettim. Açıkçası şu ana kadar okuduğum en nefret dolu, en öfke dolu, en siyasi ve dolayısıyla en rahatsız edici kitabıydı. Çünkü Bernhard'ın düşünceleri ve fikirleri başlı başına rahatsız edici.

Kitabın başından sonuna inanılmaz bir öfke ve nefret hakim. Thomas Bernhard öylesine öfkeli ki, çocukluğunu, ebeveynlerini, devleti, hükümeti, hukuku, müziği, felsefeyi, gazeteciliği, politikacıları, öğretmenleri, sanatçıları, sanat tarihçilerini yerden yere vuruyor. En önemlisi de edebiyatı ve edebiyatçıları yerden yere vuruyor. İlerleyen sayfalarda fark ediyorsunuz ki, edebiyatçılarla ilgili nefreti bir türlü dinmek bilmiyor. Böyle olunca, bir kez daha onları yerden kaldırıyor ve bu sefer sert bir şekilde duvara çarpıyor. Aklına kim gelirse, adeta kılıcından geçiriyor ve paramparça ediyor. Bernhard'ın karşısında durmak gerçekten çok zor. Freni patlamış kamyon misali önüne geleni eze eze yoluna devam ediyor. Bu yolculuk esnasında kim ölmüş kim kalmış umursamıyor. Çünkü içinde yaşattığı nefret hiçbir zaman dinmiyor. Zaten Bernhard'ın en büyük serveti de sanırım bu nefreti...

Kitabın adı "Eski Ustalar" olduğu için Thomas Bernhard'ın sevdiği usta yazarları açıklayacağını, onları öveceğini sanmıştım; ama tamamen yanılmışım. Adam hemen hemen hiçbir yazarı veya eseri övmüyor. Sadece küçücük bir yerde Montaigne'i, Pascal'ı ve Voltaire'yi sevdiğini söylüyor. Ama bu yazarları da resmen ağzından cımbızla alıyoruz. Konu sevgi olduğunda, yazarımız maalesef nefret ederken kullandığı gibi rahat rahat açıklamalar yapamıyor. Bu yönüyle, kitabın isminin beni ters köşe yaptığını açık yüreklilikle itiraf etmek zorundayım.

Dikkatimi çeken bir diğer konu da yazarın, kendini bir kitap okuyucusu olarak değil, sayfa çeviricisi olarak nitelemesiydi. Oldukça ilginç bir takım tespitler yapıyor bu bölümde ve şu cümlesi sanırım özet niteliğinde olabilir: "Dört yüz sayfalık bir kitabın topu topu üç sayfasını normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumamız, hepsini okuyan, ama bir tek sayfasını bile dikkatli okumayandan daha iyidir."

Ayrıca Bernhard'ın bu kitabında ilk defa bir sevgi kıpırtısı da gördüm. Büyük bir tesadüf değil mi, en nefret dolu kitabının içerisinde sevgi kıpırtısı bulmak? Kitaptaki karakter karısını çok seven ve ölümü dolayısıyla karısını bir türlü unutamayan bir kişi. Karısının ölümünden belediyeyi ve hükümeti sorumlu tutuyor ve hiçbir zaman onları içinden bağışlamıyor. Hep nefret kusuyor belediyeye ve hükümete. Ölen karısının arkasından ise şöyle bir cümle kuruyor: "Biz bir insanı benim karımı sevdiğim gibi durdurulamaz bir aşkla seversek, onun sonsuza kadar ve sonsuzluğa doğru yaşayacağı gerçeğine inanırız."

Thomas Bernhard'ı çok seviyorum. Ben onun kadar nefret dolu olamam hiçbir zaman; ama onun düşüncelerini de saygıyla okumaya devam ederim. Thomas Bernhard'ın elimdeki bu son kitabını da bitirmenin üzüntüsünü yaşarken size onun nefret dolu bazı cümlelerini sunarak yazımı sonlandırıyorum. Yazarımız biraz uzun cümleler kurduğu için 1,2,3,4 olarak sıralandırdığım paragraflardan istediğiniz birisini seçip okumanız da yeterlidir. Ne de olsa, dört alıntının yalnızca bir tanesini normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumanız, hepsini okuyan, ama bir tek paragrafını bile dikkatli okumayandan daha iyidir... Lütfen sinirlenmeden, keyifle okuyun ve özellikle dördüncü paragrafı ülkemizdeki yazarlar yazsa şimdi nerede olurlardı bir düşünün...

1- "Öğretmenler tamamen küçük burjuvadır ve içgüdüsel olarak öğrencilerindeki sanat hayranlığına ve coşkusuna karşı, sanatı ve sanatla ilgili her şeyi kendilerine has bunaltıcı, budala acemiliklerine indirgeyerek bir davranış geliştirirler ve okullarda sanatı ve sanatla ilgili her şeyi de, öğrencileri mutlaka iten, iğrenç flüt çalma ve aynı biçimde iğrenç ve duygusuz koro şarkıları haline getirirler. Öğretmenler böylece daha başlangıçta öğrencilerine sanata açılan kapıları kilitlerler. Öğretmenler sanatın ne olduğunu bilmezler, böylece öğrencilerine de anlatamaz ve sanatın ne olduğunu öğretemezler ve onları sanata doğru değil de, sanatın dışına iterler o iğrenç, duygusal, şarkılı ve enstrümanlı, öğrencileri usandırması gereken uygulamalı sanatlarıyla. Öğretmenlerinkinden daha ucuz bir sanat zevki yoktur. Öğretmenler daha ilkokulda öğrencilerin sanat zevkini mahvederler, öğrencilerden sanatı henüz başlangıçta söküp atarlar, onlara sanatı ve özellikle de müziği açıklayıp müziğin yaşam sevincine dönüşmesini sağlayacakları yerde. Zaten öğretmenler yalnızca sanatla ilgili olarak engelleyici ve yok edici değildirler, öğretmenler zaten her anlamda hep yaşam ve varoluş engelleyicileri olmuşlardır, genç insanlara yaşamı öğretecek, onlara yaşamı açacak, yaşamı kendi doğalarının gerçekten de akıl almaz zenginliğine dönüştürecekleri yerde, onların içlerinde öldürürler yaşamlarını, onu içlerinde öldürmek için her şeyi yaparlar. Bizim öğretmenlerimizin çoğunluğu zavallı yaratıklardır, onların yaşamdaki görevleri, öyle görülüyor ki genç insanların yaşamlarını engellemek ve mutlaka bu yaşamı bunalıma dönüştürmektir. Öğretmenlik mesleğine de zaten aşağı orta sınıftan duygusal ve sapkın küçük kafalılar yapışıyor. Öğretmenler devletin yamaklarıdır.''

2- "İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet insanlarını görürüz, devlet hizmetlilerini, ne kadar doğru söylenmiş bir sözdür bu, doğal insanlar görmeyiz, tersine tamamen yapaylaşmış, devlet hizmetlileri olmuş, ömürleri boyunca devlete hizmet eden ve dolayısıyla ömürleri boyunca yapaylığa hizmet eden devlet insanlarını görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet ahmaklığının hizmetine girmiş, yapaylaşmış devlet insanları görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlete teslim olmuş ve devlete hizmet eden, devletin kapanma düşmüş insanlar görürüz. Bizim gördüğümüz insanlar devlet kurbanlarıdır ve gördüğümüz insanlık, devlet yeminden başka bir şey değildir, onunla gittikçe daha oburlaşan devlet beslenir. İnsanlık, artık yalnızca devlet insanlığıdır ve yüzyıllardan beri, yani devletin varoluşundan bu yana kimliğini yitirmiştir, diye düşünüyorum. İnsanlık bugün artık kendisi devlet olmuş insanlıkdışılıktan başka bir şey değildir, diye düşünüyorum. Bugün insan artık yalnızca devlet insanıdır ve bu yüzden de o bugün artık mahvedilmiş insandır ve devlet insanı, düşünülebilecek en insan olabilen insandır, diye düşünüyorum. Doğal insan artık asla olamaz, diye düşünüyorum. Büyük kentlerde yığılmış milyonlarca devlet insanını gördüğümüzde midemiz bulanır, çünkü devleti gördüğümüzde de midemiz bulanmaktadır. Her gün uyandığımızda, şu bizim devletimiz yüzünden midemiz bulanır ve sokağa çıktığımızda, bu devletin nüfusu olan devlet insanlarından midemiz bulanır. İnsanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak, her uyandığımızda midemiz bulanır. Her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. Bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."

3-"Ana babama en ufak bir saygı duymak zorunda değilim, onlar en ufak bir saygıyı hak etmiyorlar, dedi. Bana karşı iki suç işlediler, iki ağır suç, dedi, beni yaptılar ve bana baskı yaptılar, beni bana sormadan yaptılar ve beni yapıp dünyaya fırlattıktan sonra bana baskı yaptılar, beni yapma suçunu ve baskı altına alma suçunu işlediler."

4-"Bu ülkeden daha yalancı ve daha sahtekar ve daha kötü bir ülke daha yoktur diyoruz, ama bu ülkenin dışına çıktığımızda ya da dışına baktığımızda, ülkemizin dışında da yalnız kötülük ve sahtekarlık ve yalan ve alçaklığın egemen olduğunu görüyoruz. Biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekarına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına, diyoruz ve düşündüğümüz doğru da ve bunu her an söylüyoruz da, dedi Reger, ama biz bu alçak, sahtekar ve kötü ve yalancı ve budala ülkeden dışarıya baktığımızda, öteki ülkelerin de aynı biçimde yalancı ve sahtekar ve kısacası aynı biçimde aşağılık olduğunu görüyoruz, dedi Reger. Ama bu diğer ülkeler bizi o kadar ilgilendirmiyor, dedi Reger, yalnız bizim ülkemiz bizi ilgilendiriyor ve bu yüzden her gün kafamıza öylesine vuruyor ki bu, arada çoktan gerçekten baygın olarak, hükümetin hain ve budala ve sahtekar ve yalancı ve üstelik de akıl almaz biçimde aptal olduğu bir ülkede varlığımızı sürdürmek zorunda kalıyoruz. Düşündüğümüz zaman her gün, sahtekar ve yalancı ve hain bir hükümet tarafından, üstelik de düşünülebilecek en aptal hükümet tarafından yönetildiğimizi hissediyoruz, dedi Reger, ve bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimizi düşünüyoruz, en korkunç olanı da bu, bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimiz, hem de bu hükümetin her geçen gün daha da yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak oluşunu baygın durumda seyretmek zorunda oluşumuz, yani bu hükümetin gittikçe daha beter ve gittikçe daha çekilmez oluşunu üç aşağı beş yukarı sürekli bir şaşkınlık durumu içinde seyretmek zorunda oluşumuz. Ama yalnız hükümet değil yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak olan, parlamento da öyle, dedi Reger, ve bazen bana öyle geliyor ki parlamento hükümetten daha da sahtekar ve yalancı ve nihayet bu ülkedeki hukuk ve bu ülkedeki basın ve nihayet bu ülkedeki kültür ve nihayet bu ülkedeki her şey ne kadar yalancı ve hain; bu ülkede onlarca yıldır yalnız yalancılık ve sahtekarlık hâkim ve hainlik ve alçaklık, dedi Reger."
79 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
BENIM ACİL Bernhard okumam lazım! "
BENIM "yine"Bernhard okuma zamanım gelmiş ....
BENIM Bernhard la bir görüşmem gerek "
__bu sözleri zaman zaman yorumlara yazarım
Çünkü onun kitaplarına kaçma isteğim dizginlenemez..

Insan bir yazara "aş_erir"mi ?
Gecenin üçünde uyanıp , çatala taktığın sucuk parcası misalidir Bernhard ya da bir tatlı kaşığı nutella ..ocak batmış kimin umurunda ve o tatlı kaşıģının tüm gece dişlerine vereceği zarar :)

Kimi okuyucu "zor yazar" diye düşünür..
benim için O _Bernhard _ "dinlendiren" dir ..

Bernhard okumak kuyruğundan kendini yiyen yılan figürü gibidir beynimde ,kendinle bütünleşmek ve sonsuz bir çember. .
Tekrarlanan sözcüklerindeki
devinim içinde kaybederim kendimi "kendi kendimi yerim"

Kasım da yedi ince kitabını okumuşken bir diğerine başlamak için "zapt ediyorum "kendimi

Uzun lafin kısası Thomas Bernhard.. severim :))

#Spoiler

Otobiyografik beşlemesi nin bir parçası olan "Soğuk " en sevdiğim bölüm olduğu için bu kitaba yazmayı tercih ettim imkan bulursam hepsine yazmak isterim "kısmet "

Neden
Kiler
Nefes
Soğuk - Bir Soyutlama
Çocuk
İşte bu beşleme Bernhard -ın oluşumunu yazdığı nefis bir otobiyografik seri
Ben onu okumaya Sarsıntı ile başlamıştım ve cümlelerindeki delilik.. Tam da yapı taşlarım yerinden oynadığı bir döneme denk gelmişti ..
Kendimi tanıyamadığım ,kendime ters düştüğüm ve reddettigim o günlerde Sarsıldım Sarsıldım yıkılmadım tıpkı Bernhard gibi. .
Onun hayatını okuduğunuz zaman bütün "Neden" leri aydınlatacak size ..
Kelimelerindeki"intihar" sebepleri yerini bulacak
Yaşamı boyunca bu kadar ölüme direnen bir o kadar ölümden bahseden bir adam nasıl var olmuş öğreneceksiniz ..

Savaş dönemine denk gelen bir çocukluk
Bombalar yağarken disiplinli bir okul
Elindeki kamçısından çok dilindeki zehir ile acıtan bir anne
Kayıp bir baba
ANARŞİST bir dede :) "dedeyi çok sevdim ki Bernhard da öyle "
Bir başka ANARŞİST dayı
Mezarlık gezgini annane
Keman dersleri .
Hitler gençliği ..
Bakkal çıraklıģı _ters yöne koşma _
Tonlarca patates ve bu uğurda ele geçen sonsuz bir ciğer hastalığı
Nefret edilesi deneyler , hiç bir şeyi umursamaz doktorlar
Ölüm yatakları
Direniş
Vazgeçış
Yok
oluş..
Nefes
Nefes
Nefes al !

"Ama bunu reddettim ve oraya asla geri dönmedim" kitabın son sözü bu

Şimdi az da olsa Bernhard hakkında kafanızda bir soru işareti oluşturduğumu biliyorum .
Cevapları bulmak için Bernhard okuyun ..
Onun cevapları sizin cevaplarınız olmaya başladığında tekrar konuşalım :)

Dip not -
Ona "kibirli" diyorlar
"Kibrine hayran olduğum :)"
https://youtu.be/bRn5eK8ak7I :)

Hepinize gün _aydın :))

.
456 syf.
Fotoğrafta Kadın da Vardı kitabı, Çağdaş Alman edebiyatının en değerli, önemli yazarlarından olan Heinrich Böll ' e, 1972 yılında Nobel Edebiyat ödülünü getiren kitabıdır. Alman faşizmine karşıt duruşuyla tanınan realist yazar, kitabında bu konuya fazlasıyla değinmiş, eleştirmiş.


1920 yılından 1970 lere kadar uzanan kitabın ana karakteri Leni. Yazar kitabında Leni üzerinden Alman toplumunu alaycı bir üslupla eleştirmiş. 2. Dünya Savaşı ' nın başlamasıyla Leni' nin hayatı ve ailesi altüst olur. Oldukça dikkat çekici bir güzelliğe ve zekaya sahip olan Leni, Rus esiri Boris' e aşık olup, yasak bir ilişki yaşamaya başlar. Sonrasında yaşanan acılarla, trajediler ve gelişmelerle hayatları değişir.


2. Dünya Savaşı öncesinde,savaş sırasında ve sonrasında yaşanan gelişmeleri, değişimleri, halkın durumunu irdeleyen ve bizlere anlatan en iyi eserlerden biri. Alman savaşının soğuk yüzünü, Alman toplumunun çöküşünü ve tutkulu bir aşkı barındıran zengin içerikli, edebi değeri uçlarda olan bu kitap ve yazarın realist anlatımıyla, Almanları iyi ve kötü taraflarıyla tanımak mümkün...
114 syf.
·9 günde·Beğendi·Puan vermedi
Thomas Bernhard'ı nasıl, nereden, kimin rüzgârıyla tanıdım bilmiyorum. Eminlikle göz kapadığım şey bu tanımanın sık sık bi' "iyi ki" duygusu yarattığıdır içimde.
Modern hayatın bireysel tutumu içerisinde her kişi kendi farklılığıyla yaşarken hayatını, aslında kollektif bi' farklılık toplumunu oluşturuyor; yabancılaşma. Sevgili Bernhard bunu ne güzel eleştiriyor konuşmalarında. Kuşkusuz o her şeye yabancı ama çok da yakın. Bu yabancılığı nefretinden, yakınlığını da eleştirel fikirlerindeki mantıklı ele alışlarından seziyorum.

Kitap, Avusturyalı gazeteci Kurt Hofmann'ın 1981- 1988 yılları arasında ara ara yaptığı röportajvari konuşmalardan oluşuyor. Kitapta Bernhard'ın anlatım bütünlüğünün korunması adına sorular yazılı değil, sadece Bernhard'ın cevapları var. Konuşmalar Bernhard'ın anlatılarına, verdiği cevaplara, konuşmayı yüzdürdüğü akıntıya göre şekillenmiş ve o cevapları temsil edecek şekilde başlıklandırılarak 16 bölüme ayrılmış. Hofmann, Bernhard'ın ölmeden önceki düşün halini daha iyi yansıtabilmek adına sadece son bölümü soru cevap olarak kitaba eklemiş.

Bernhard konuşmalarında sık sık anılarından bahsetmiş; geçirdiği hastalıklar, çocukluk ve gençlik çağının geçtiği yerler, insanlarla ilişkileri, ilk işi, yazın hayatına girişi... Tüm bunlar yazarın karakterini, doğasını oluşturan temel ögelerden biri olan eleştirel tutum ve öfkenin onun yaşamında nasıl geliştiğine dair bi' referans oluşturabilir diye düşünuyorum. Çünkü öyle şeyler yaşamış ve görmüş ki Bernhard.. diyebilirim ki kızgınlıkla katıştırmış onu bu durum ama aydın bakış açısı onu kendi gölgesinde yürüyen, karanlık bi' öfke duvarına toslatmamış, o bunu yazdıkça dönüştürmüş kaleminde ve öfkenin eleştirel tonunu kırmızı bi' aydınlıkla birleştirmiş.

Bernhard çok ilginç biri! Çok farklı buluyorum onu. Bunu bi' okur, öğrenci, aynılıklara baygın bakan biri olarak, hissettiğim için söylüyorum. 114 sayfalık şu cevaplar zırhını okurken ne çok güldüm, öfkelendim, kitabı kapatıp tavana baktım. "Yok artık!" oldum, "Bu adam deli!" dedim. Çünkü fikirsel vurgunluklarla dolu kitap. Bernhard acımasız bi'eleştirici, keskin bi' gözlemci ve sakınmasız bi' konuşmacı. Eleştirisi sanat dünyasından toplumların yaşam anlayışına, gözlemleri insanlarin iki yüzlülüğünden arkadaşlığın basit-saf-buruk doğasına, konuşmaları ise sonsuzluğa uzanıyor. Noktası az olan bu adamın virgülleri birer fikir ayracı, o sıralıyor ve ben de anlamaya çalıştıkça idrak ettikçe duvara kitlenip dalıyorum, dalıyorum...

Bernhard gibi birini tanımadım ben hayatımda.. ama Bernhard'a olan hayranlığım hayatıma bi' kavram kattı; aydın öfke sezdiğim, eleştirilerini mantıklıca yaptığını düşündüğüm, gözlerinden oklar çıktığını hissettiğim insanları "Bernhardyen" olarak nitelemeye başladım.. ve günlük hayatımda kullanmaya başladım. Bunu yadırgayan, soran insanlara ise, meraklarını kazandığım takdirde yazarı tanıttım. Direngen öfkenin, eleştirel bakışın nasılca birinde birleşip yazınıyla ne büyük bi'hazine bıraktığını herkesin öğrenmesini isterim, onu herkesin okumasını isterim çünkü. Çünkü deneyimlenmiş, yaşanmış nice olayın ardında bi' yaşamın özü eleştirel bakışla, zekayla birleşerek kelimelere dolmuş. Nasıl anlatmam!?

Mantıklı öfkeyle belki de sinirin, kızgınlığın en meşru halini kaleminde barındıran adam, iyi ki vardın ve iyi ki yazdın.
400 syf.
·11 günde·9/10
Bernhard bu eserinde yine ciddi konulara değinmiş. Aslında onda ben şahsen sürekli bir eleştiri havası seziyorum. Daha doğrusu sorgulayıcı bir eleştiri. Bir şeyi yapıyorsak bunu neden yapıyoruz ve neden yapalım ki? Yüzlerce yıldır doğru kabul edilip süregelmiş şeylere bile Bernhard okuduktan sonra en büyük kuşku ile bakar hale geliyorsunuz. Ama aslında onun değindiği konular, salt doğru olarak kabul edilen tabuları yıkan konuların yanında modernleşmenin (ya da yanlış modernleşmenin?) getirmiş olduğu yanılgıların korkusuzca imhasıdır ve yok edilmesidir. Belki de bu yanılgılar bu kadar sert bir dili hak ediyorlar diye düşündüm kitap boyunca. Çünkü bazı yerlerde gerçekten çok sert eleştiriler vardı, ama bir yandan da dedim ki kendi kendime, modern yanılgılar bu sertliği hak ediyor, sonuna kadar.

Eser genel olarak ailesinin ölüm haberini alan bir öğretmenin bu süreçte yaşadığı zihinsel değişimleri anlatıyor. Bir düşünsel süreç hayatı kaplar. Bu açıdan nadir yazarlar bu temada başarıya ulaşabilir. Demek istediğim Bernhard gibi yazarların bu türden bir eseri aynı türün klişeleşmiş eserleri gibi yazmamaları. Bir adamın düşünsel yolculuğuna konuk olmak, kendisini bir sonuca ulaştıramamasına şahit olmak, bunalımlarını görmek, işte bunlar gerçek hayatta bir düşün insanının zihinsel sürecini bizlere aralayan şeylerdir. Ve bu zihinsel süreç de asla tamamlanmaz, eserin sonuna gelinir ama düşünsel süreç hala devam ediyordur. Tabiri caizse yazar içinize fikir tohumları salmıştır ve dünyaya karşı bakış açınızı değiştirmiştir. Böylelikle bazı eserler insanın ömrü boyunca devam eder. Çünkü insan o bazı eserlerden almış olduğu düşünceleri ve düşünce filtrelerini yaşamı boyunca taşır. Bu da eserin, kitabın dışına, gerçek yaşama taşmasına neden olur. İşte bunu başaran nadir yazarlardan biridir bana göre Bernhard.

Öncelikle şundan bahsetmeliyim ki eserde bireysel olarak bir toplumsal baş kaldırmadan yola çıkarak karakterimizin zihinsel değişimlerine şahit oluyoruz. Bir insanın zihinsel gelişimine ve değişimine şahit olmak bizleri bu eserde bazı yerlerde hem şaşırtıyor hem de gerçekleri bu kadar yalın halde görmek tüylerimizi de diken diken ediyor. Karakterimiz gerçek hayatın mantıksızlıklarını gayet açıkça görebilen biri. Bu açıklık bizi şaşırtıyor kimi zaman kitabı okurken. Bazı gerçekleri elbette ki birden fazla insan da fark edebilir. Fark edebilme yeteneği de elbette ki önemlidir ama açıkça dile getirme yetisi olmadan farkında olabilmek bir işe yarar mı? Ya da farkında olmak da sadece bir oyunculuktur belki de? Farkındaymış gibi yapma oyunculuğu.

İnsanların sergilediği hayatsal manada olan oyunculuk sanatından bahsediyor kahramanımız. Tiyatral bir oyunculuk değil bu. İnsanların kendilerini tamamen verdikleri, belki de farkında olmadan oynadıkları bir oyun. Bu oyunculuk sanatını üstün bir şekilde sergileyen insanlara olan iğrenmesini dile getiriyor. Mesela müzik dinleyip müzikten anlıyormuş gibi davrananlar, hayatı boyunca kütüphaneye gitmeyip kitap okuyormuş gibi yapanlar ve en beteri, saygın ve entelektüel görünmek amacıyla bilgili taklidi yapanlar. Aslında bu oyunculuklara da ihtiyacı oluyor bir süre sonra bu oyuncu insanların. Çünkü rezilliklerini gizleyebilecekleri tek yöntem bu oyunculuk oluyor. Üst düzey hayatsal manada bir oyunculuk! Bu oyunculuğu farkında olmadan sergileyenler bu durumun dramatik oyuncuları, ki bunlar aslında oyuncu bile değil dublörlerdir yapılması gerekenleri yaparlar, bir de her şeyin farkında olan asıl oyuncular vardır onlar da en tehlikeli olanlardır, çünkü bu tür insanlarda da diğerlerini bir küçük görme ihtiyacı vardır. İnsan küçük göremediği insandan nefret eder. Bu yüzden bunların karşısında duran doğru sözlülere en büyük nefret söylemlerinde bulunurlar, tabii haliyle dublörler de bunun aynını taklit eder.

Hayatımıza ne yazık ki bazı basamaklar konulmuş. 'Önceden belirlenmiş' basamaklar. Bu basamakları çıkmadan yukarıya tırmanan insanları, toplum her zaman dışlamıştır. Çünkü topluma göre bu 'hazır' basamakları (tıpkı hazır su, hazır çorba gibi) kullanmayanlar ahmaklardır. İşte Bernhard olabildiğince bu basamakların, eserde görünmüş olanlarının hepsine saldırıyor. Onları 'yok ediyor'. Benim en sevdiğim kısım diploma kavramı ile ilgili olan kısımdı. Gerçekten olağanüstü bir tespit ve muhteşem bir dile getiriş. Biz insanlar modern dünyada diploma ve diploma benzeri onlarca değersiz belge içinde sıkışıp kalmış durumdayız. Diploma aslında sadece bir formalite olarak kalmalıydı. Ama biz insanlar, eserde de bahsedildiği üzere artık diplomalar için yaşar hale geldik. Diploma uğrunda öğrenilen bilgilerin kendi başına hiçbir önemi yok artık, hele eğer ucunda 'yüksek notlar' alıp diplomayı sağ salim kazanabilmek varsa. Diploma kavramı modern çağda bilgiyi değersizleştirmiştir. İnsanlar bir diploma alıncaya kadar çalışıyorlar, bilgi ediniyorlar, ki bu bilgileri de diplomayı alırlarsa eğer unutuyorlar, sonra da kendilerini tamamen bırakıyorlar. Yani insanlar kendilerini ancak diploma alacak kadar bilgisel olarak ileri götürüyorlar, daha da ilerisine gitmeyi mantıksız buluyorlar. Bu diploma kavramını öyle benimsemişiz ki hayatta, onu artık bir doruk noktası olarak görüyoruz. Hayatsal manada bilgi edinmenin hiç kimseye faydası yok artık, eğer işin ucunda diploma yoksa. Sosyolojiyi ya da jeolojiyi çok seven ama diploma kazandıran bir yöntem dışında bunu seven bilgi birikimi sağlayan insan topluma göre en büyük ahmakdır, çünkü bunu bir diploma uğruna yapmıyordur.

İşte günümüzdeki insanın içini karartan bu türden bir bilgi kısıtlamasının eleştirisini bolca yapmış Bernhard. Bu bağlamda, insanın bilgili taklidi yapanının gerçekten de en tehlikeli oyuncu tipi olduğunu anlatmakla kalmıyor bilgi gibi evrensel olan, son derece kısıtlanamaz bir kavramı diploma gibi komik kağıt parçalarına sığdırmaya çalışan zihniyeti de yerden yere vuruyor. İşin sarsıcı gerçeği, aslında bu gibi dehşet vermesi gereken bazı modern zaman manzaraları karşısında insanların her zaman her şey doğalmış gibi davranmaları olduğunu belirtiyor. Onca dehşet verici şey varken insanların gerçekten de her şeyi doğal görmeleri bile bir dehşet veriyor. Zaten asıl dehşet de bu değil midir, dehşet duyulması gereken bir şeyde birinin dehşet duymadığını görmek. İnsanlara bu aslında dehşet verici olan düzenbazlıklar öylesine benimsetilmiş ki dehşeti doğal olarak görmeye başlamışlar.

Eserden şu örneği vermek daha doğru olacaktır zannımca. Eğer tanıdığımız bir kişi ölmüşse onun arkasından kötü konuşmamak gerektiğini düşünüyoruz, neden? Bir kişinin ölmesi hayatın somutluğu kadar somut bir durumsa, neden ölen bir kişinin ardından olduğundan daha iyi biriymiş gibi konuşmaya çalışıyoruz? 19.-20. yüzyılda öldükten sonra bir düşünce insanı olarak en iyi şekilde anılmak isteseydiniz yapmanız gereken tek şey bir soylu olmanız olurdu. Çünkü karakterimizin ölen ailesinin de bir soylu aile olması, aslında köylü diyerek dışladıkları insanlardan daha beter bir durumda olmalarını kapatan bir durum. İşte bu adeta 'şık bir perde' görevi gören soyluluk kavramı da çokca irdelenmiş durumda eserde. Bir insanın ölümü, o insanı iyileştiremez, kötüleştiremeyeceği gibi. O yüzden ölen bir insanı olduğundan daha iyiymiş gibi göstermeye çalışmak da bir sahtekarlıktır. Bunun bize yakın olan bir insanı kaybettiğimizde onun anılarına zarar vermeme çabası olarak anlatıyor Bernhard. Ama bu zarar vermeme esasında ona asıl zarar verme olacaktır. Çünkü bir kişiyi olduğundan daha değişik bir şekilde göstermek en büyük düzenbazlıktır. Ayrıca insan suçsuz bir varlık da değildir, her insan iğrenç hatalar yapar ve bu gizlenmemelidir. Sonuçta ölen varlık bir insandır, daha üst düzey bir varlık değildir.

Toplumsal eleştiriden ayrı olarak bazı felsefi konulara da değinilmiş. Mesela bir bölümde kahramanımız bir filozofu ne kadar çok anlamaya çabalarsa o kadar çok o filozoftan ve onun düşüncelerinden uzaklaştığını hissettiğini belirtiyor. Bu açıdan bana göre felsefenin ne kadar geniş bir kavram olduğuna dikkat çekilmiş. İçinde kolayca kaybolunulabilecek sınırsız bir kavram. Siz bir filozofun derinine inmeye çalıştıkça, her şeyi temelde göremezsiniz. Çünkü temele inme kavramı bana göre felsefede imkansızdır. Çünkü her zaman başka bir kapıya varırsınız. Bir filozofun yalnızca bir düşüncesinin bile temeline inmeye çalıştığınızda karşınıza bambaşka bir kavram çıkar, uzun çabalar sonrasında söz konusu filozofun o düşüncesinin aslında o bambaşka olan kavramın ufacık bir yerinden çıkmış olduğunu görürsünüz. Bu ufacık bir yer de sizi başka kavram ve düşünce akımlarına sürükler. Ki bu sürüklenme sırasında en az alakalı olan akımlara fikirlere bile uğramış olursunuz, çünkü bazı filozofların düşünceleri gerçekten de bu en az alakalı fikir ve akımlardan ortaya çıkmıştır. Bu şekilde sonu gelmeyen bir kapı içinde kapılardır, bir filozofun derinine inmek. İşin zorlayıcı kısmı üstte de tıpkı bahsettiğimiz gibi, bir kapıdan sonra sadece tek bir kapının da gelmemesi durumudur. Bir kapıyı geçersiniz karşınıza bir anda yüzlerce kapı çıkar. Ve bu kapılardan geçtikçe asıl bulmak istediğiniz şeyden ne kadar uzaklaşmış olduğunuzu fark edersiniz. Önemli olan o ilk bulunmak istenilen şey ile kendinizi neredeyse kaybedecek olduğunuz yerdeki bağı koruyabilmektir. Tıpkı geçmiş zamanlarda piramitleri keşfetmeye çalışan gezginlerin kullandığı bir teknik gibi; kendilerine çok uzunca bir ipin ucunu bağlayıp o şekilde piramitin içine girmeleri gibi. Bu ip sayesinde o kaybolmamış olma düşüncesi de zaten zihninizde durağan bir halde olacaktır, ki önemli olan şey de budur aslında.

Ayrıca bir filozofu anlamanın etkili bir yöntemi de ona karşı gelmektir diyor kahramanımız. Dürüstçe bir tartışma sayesinde bazı anlaşılmayan şeyler anlaşılabilir. Anlaşılmak istenen filozofa yaklaşırken yapılan en büyük hata da bu belki de, filozofa karşıt olmaktan korkmak. Mesela koskoca bilmem hangi filozof, ben ona nasıl karşı geleceğim ki diye düşünen biri filozofları gerçek anlamda anlayamaz. Bize çelişki olarak gelen en ufak şeyde bile filozofa karşı gelmeliyiz ki, ona farklı açılardan da bakabilelim. Bu yüzden tarafsız olmak da yeterli değildir aslında. Değişken olarak hem taraflı hem de tarafsız olabilmektir mühim olan. Zaten Bernhard'ın dile getirdiği şey de bu eserde. Herkesin iyi gördüğü bir şeyi biz kötü olarak görüyor isek bunu kötü olarak gördüğümüzü saklamamalıyız mesela. Örneğin büyük bir filozofa yanlış diyebilmeliyiz ki o büyük filozofu anlayabilelim.

Bernhard bu eserinde bazı yerlerde temsili öğeler de kullanmış. Ailelerindeki bahçıvan ve avcılarla. Karakterimiz küçüklüğünden bu yana avcıları hiç sevmemiş olan bu yüzden hep bahçıvanlarla büyümüş birisi. Sorun şu ki ailesinde avcılık çok büyük bir şey olarak görülüyor. Zaten ailesine birçok konuda karşı gelmiş olan karakterimiz avcıları sevme konusunda da onlara karşı geliyor. Avcıları diktatörlere benzetiyor. Diktatörlerin de av hırsları yüzünden kendi halklarını bile avlayabileceğinin altını çiziyor. Diktatörleri de diktatör yapan şey doymak bilmeyen av hırslarını tatmin edememeleridir bir nevi. Tıpkı avcılığın da bazı normal insanlarda bağımlılık halini alması gibi. Şu da var ki, Nazi egemenliği altındaki köy ve taşralarda da hep avcıların sözü geçiyordu. Bu da bir gerçek. Bu gerçek göz önüne alınarak kullanılmış temsili öğeler hikayenin gidişatına gerçekten çok güzel bir şekilde uymuş.

Fotoğraf kavramının da insan hayatına yapmış olduğu büyük değişikliği dile getirmeden edemiyor. Bazı insanların bazı fotoğraflara sıkışıp kalmış olduklarından bahsediyor mesela. Sadece fotoğraflarından tanımış olduğumuz tarihi bir şahsiyeti, fotoğrafları ilk gördüğümüz andan itibaren, fotoğraftaki hallerinden farklı olarak hayal edebilmek ve düşünebilmek aşırı derecede zorlaşır. Mesela çok güzel bir örnek veriyor kahramanımız. Kendisinin Einstein'ı dilini çıkarmış olmadan hayal edemediğini söylüyor. Bu çok yerinde bir insan zihnine işlenmesi örneğidir. Ünlü fotoğrafları olan insanlar aslında bir nevi görüntüsel ve biçimsel olarak bizler için o fotoğrafın içine sıkışmışlardır. Onları başka türlü düşünebilmek için ya onların olduğu bir görüntüyü izlememiz gerekir ya da onları gerçek yaşamda görmemiz gerekir. Çok eski tarihi şahsiyetlerin hepsi de fotoğraflarda biçimsel olarak sıkışıp kaldılar. En azından düşünsel olarak zihnimizde yaşatabiliyoruz onları. Elbette ki biçimsellik yeri geldiğinde hiçbir şeydir. Ama en azından Descartes'ın nasıl yazı yazdığını ya da Kopernik'in nasıl düşündüğünü biçimsel olarak görmek isterdim.

Karakterimiz düşünüş biçimiyle kendi varoluşunu kendi ülkesinin insanı olan Avusturya insanına özgü düşünme biçiminden bir kaçış olarak görür. Bu da bir yok oluştur ona göre. Yok oluş temelden değişmedir, mesela bir insanı Avusturya vatandaşı yapan her şeyden kendini yok etmesidir. Kendini bir dünya vatandaşı ilan edebilmesidir. Tüm düşünce dünyasını yok edebilmelidir. Çünkü asıl tarafsız düşünce böyle olmalıdır. Mesela gençliğinde çokca Marx okuyan biri eğer şimdi komünist ise, tarafsız düşünebilmek için zihninden bunları bile yok etmelidir. İnsanın kendini düşünsel olarak baştan yaratabilmesi için ilk başta gerekli olan tek şey kitaba da ismini vermiş olan bu 'yok etme'dir. Bir parçalanmadır. Ama kendisi de belirttiği üzere en büyük çelişkiye de burada düşüyor. Bu, insanlarla işim olmaz demek onları yok etmek anlamına gelmemeli diyor. Ama yine kendisinin dediğine göre uzun zamandır böyle davranmıştır kendisi. Doğru olan insan zihnini yeniden şekillendirmeye çalışırken zihnindeki saçma düşüncelerin kaynağı olan insanları aşağılamadan direkt olarak yok etmektir buna göre, aşağılama denilen şey istenmeyen bir insanla halen daha gereksizce uğraşmadır. Bu, onu yok etme (zihinsel olarak) sürecini geciktirmekten başka bir işe yaramaz. İşte bu gecikme hatasının içine ne kadar çok düşmüş olduğunu eserin sonlarına doğru anlıyor kahramanımız. Biz de onunla birlikte çelişkiye düşüyor onunla birlikte ikilemde kalıyoruz. Kendi yok oluşumuzu başkalarına suçlamalar atarak, onları aşağılayarak mı gizlemeye çalışırız peki? Başka bir deyişle kendi yok oluşumuz için onların da mı yok edilmesi gerek? İşte bu zihinsel yok oluş gerçekleşiyor mu, eğer öyleyse bu nasıl oluyor orası da biz okurlara kalıyor. Bir fikir salıyor Bernhard beynimize, düşünmeye başlıyoruz gerçek yok etme nedir, gerçekten mümkün olabilir mi bu, kitaptaki karakter bunu başardı mı, ama başarmış olsaydı bunu şunu demezdi gibi düşünce akışlarıyla beynimiz sürekli çalışmaya başlıyor bir anda. Sanırım şu anda içinde bulunduğum durum bu.

Son olarak kahramanımız kendini bir abartma sanatçısı olarak görüyor. Her şeyi abartabilme yeteneği hayatı bir karşılama yöntemi olarak görülebilir. Tıpkı diğer hayatı karşılama, yaşanabilir kılma metodları gibi. Buna göre abartmak varoluşun bir tür atlatılışının sanatıdır. Başka bir deyişle varoluşa dayanabilme yöntemidir bu. Çünkü biz insanlarda olağanüstü bir abartabilme yeteneği vardır. Fantastik edebiyat da böylelikle ortaya çıkmamış mıdır? Realitenin abartılması ile. Bir şeyi abarttığımızda çoğu kez abartılan asıl şeye dikkat etmeyi bırakıp, abartılarak oluşmuş olan yeni şeye dikkat kesiliriz. Ve asıl şeyin dehşetini tam olarak yaşamış olmayız böylece. Tam da bu noktadan sonra Bernhard biz okurları neye uğradığına şaşırtıyor. Çünkü bu abartma üzerine olan düşünceler kahramanımızın zihninde kitabın sonlarına doğru ortaya belirmeye başlıyor. Ve kitapta o zamana dek anlatılmış olan şeylerin gerçek mi yoksa abartı mı olduğunu sorgulamaya başlıyoruz. Düşünün, sizi sorgulamaya iten metnin kendisi bile gerçeklik algısını kaybeder hale geliyor. İşte Bernhard farkı bu; insanı sarsıyor. Ayrıca abartma sanatının her şeyi abartmamaktan da çıktığı görülmüştür sıkça. Bundan da bahsediliyor. Hiçbir şeyi abartmamanın kendisi de abartı olmaz mı? Ama bu, kişinin gerçeği abartı olarak kabul ettiği değişken sınıra göre farklılık gösterebilir. Bu açıdan eserde anlatılan şeylerin gerçek mi abartı mı olduğunun bilinememesi bile zihnimizi meşgul edecek onlarca şeyden bir tanesi.

Kim bilir, belki de kahramanımızın kendini bir abartı sanatçısı olarak görmesi de bir abartıdır, hatta her şeyi abarttığını düşünmesi de? Eseri gerçek ya da abartı olarak göremememizi sağlayan ikilemin kendisinin bile abartı olup olmadığını okurlar olarak bilmiyoruz. Ama şahsen şunun abartı olmadığına eminim ki, Bernhard gerçekten çok büyük bir yazar. Abarttım mı?
152 syf.
·Beğendi
Şirinlerin şu her şeyden nefret eden karakterini getirin aklınıza. Hah tamam işte! Bu kitaptaki 82 yaşındaki müzik eleştirmeni Reger da bana tam anlamıyla somurtkan şirini anımsattı.

Anne ve babasından, doğum günlerinden, Avusturya'dan, orada yapılan siyasetten, parlementodan, bürokrasiden, adil olmayan hukuk sisteminden, öğretmenlerden, devlete ait her şeyin sahteliğinden ve yanlış işleyişinden, Avusturya'da yaşayan insanlardan, tuvaletlerin pisliğinden,her gün gittiği Sanat Tarihi Müzesi'ne kadar her şeyden nefret eden, ama bana göre bu nefretinin altında aslında ülkesini ve hatta eleştirdiği sanatçıları bile seven, sadece hatalara ve eksikliklere tahammülü olamayan bir adam Reger. Sanatla o kadar iç içe ki gözünden en ufak bir hata kaçmıyor.

Gerçek akıl hayranlık tanımaz, bilgi edinir, saygı duyar, dikkat eder diyor.
Ona göre hayranlık insanı budalalık ve aptallık derecesinde kör ettiğinden insan hiçbir şeye karşı hayranlık duymamalı. Her şeye eleştirel gözlerle bakabilmeli. Bu mantıkla yola çıkarak da Beethoven'dan Mozart'a, Heidegger'den Stifter'a kadar hatırı sayılır birçok sanatçıyı gözünün yaşına bakmadan eleştirebiliyor. En çok da Adalbert Stifter'i. :)

Eseri okurken yazarın nefretini kustuğu bazı yerlerde kahkahalarla güldüğümü itiraf etmeliyim. Amma da abarttın diye düşündüğüm yerler olduysa da, çoğu eleştirisinde yazarı haklı bulduğumu da söylemem gerekiyor.

Yazarın Bitik Adam'dan sonra okuduğum ikinci kitabıydı. Her iki kitabı da severek okudum. Üçüncüsünü okumak için şimdiden sabırsızlanıyorum.

Keyifli okumalar. :)
47 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Ahh! Tezer Özlü, ahh canım KADIN. Ben seni bugün anladım, sevdim hatta bugün tanıdım. Daha önce okuduğum Kalanlar ve Çocukluğun Soğuk Geceleri kitaplarını hiç anlamamış, hissetmemişim meğer...

Zaman Dışı Yaşam, senaryo olarak yazılmış ve Tezer Özlü vefat ettikten sonra, 1998 yılında yayınlanmış bir eserdir.

6 yaşında bir çocuk anılarıyla başlıyor senaryo. Sonra çocuk büyür, bir KADIN olur. Başlar kadının yolculuğu. Ayrılmaktan, yalnızlıktan korkan bir kadın, aşk ve diş ağrısı çeken bir kadın. Kadının varlığıyla ilgilenmeyen bir adamı düşünen, özleyen bir aşık. Oradan oraya süren yolculuklar, diş ağrısı için alınan ilaçlar. Ya aşk acısı için ilaç var mı?

Yolculuklarında her daim yanında sürükler bavulunu. Her sürüklediği bavulda, "İnsan nereye giderse gitsin, yazgısını yanında götürüyor." diye düşünmeden edemedim. Her yolculukta farklı adamlar, insanlar tanıdı KADIN, farklı yerlere gitti, fakat ait değildi hiçbirine, hiçbir yere...
Galiba ait olamamasını şu alıntı ile örneklendirebilirim.

KADIN garsonu çağırır: Hesabı ister.
Garson: Hangi millettensiniz siz?
Kadın: Hiçbirinden.

Yolculuklar sırasında yazma ve ortaya güzel eserler çıkarma çabaları vardı kadının. Kadın, Cesare Pavese hayranı. (Tıpkı Tezer Özlü gibi.) Kadın o derece benimsemiş ki senaryoda dış ses, CESARE PAVESE.
Kadının yolculuğunda bir durağı daha vardı. Pavese'nin intihar ettiği otel odası... İntiharın izlerini, hissettirdiklerini aradı. Gençliğini, kendi intiharını anımsadı...

Belki senaryoda KADIN yaşadı bunları ama bu kadın SENDİN, bu kadın TEZER ÖZLÜ'YDÜ.

Sonsuz teşekkürler sana, hissettirdiklerin, yazdıkların ve yüreğime dokunduğun için... İyi ki geçmişsin bu dünyadan...

Yazarın biyografisi

Adı:
Sezer Duru
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen
Doğum:
1942
1942 doğumlu. St. Georg Avusturya Lisesi'ni bitirdikten sonra Sosyoloji ve Alman Dili ve Edebiyatı okudu. 25 yıl ARD ve ZDF için gazetecilik yaptı. Almanca'dan Türkçe'ye ve Türkçe'den Almanca'ya sayısız çevirileri vardır. Hans Magnus Enzensberger, Heinrich Böll, Siegfried Lenz, Bertolt Brecht, Max Frisch ve Thomas Bernhard gibi yazarların eserlerini çevirmiştir. S. Fischer Vakfı Türkiye sorumlusudur. Ödülleri: Alman Liyakat Nişanı, Abdi İpekçi Barış Ödülü, Frankfurt Edebiyat Evi Ödülü, Rodos Yazar ve Çevirmenler Evi Ödülü ve Dünya Kitap 2009 En İyi Çeviri Ödülü. Duru İstanbul ve Kaş'da yaşamaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 4 okur beğendi.
  • 2.777 okur okudu.
  • 67 okur okuyor.
  • 2.752 okur okuyacak.
  • 45 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları