Nazmiye

Nazmiye
@Qelema
Siyah Kalem: Acıların, umutların ve gerçek hayatın izlerini taşıyan kısa ama derin hikâyelerden oluşan bir eser.
Nazmiye Yılmaz Yazar “Siyah Kalem”
Fotoğrafçılık
İstanbul
Trabzon Sürmene Oylum Köyü
21 okur puanı
Nisan 2026 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
**“Keşke adalet sadece bir kelime olmasa… Savcılar, hâkimler, avukatlar; yetkisi olan herkes bu acıya gerçekten dokunsa. Silahlar susa, şiddet yok olsa… çünkü hiçbir canın buna ihtiyacı yok. Bugün küçücük çocuklar, anneler, babalar, öğretmenler hayattan kopuyor. Bir kadının çaresizliği, bir çocuğun korkusu, bir insanın yalnızlığı artık görmezden gelinmemeli. Adalet var mı diye sormak zorunda kalıyorsak, orada eksik olan bir şey vardır. İnsanların sesi duyulmalı… Çünkü bu sadece bir acı değil, bir çağrıdır.”**
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Siyah Kalemden – Bir Çaresizliğin İçinden Doğan Umut Nazmiye Yılmaz Bir insanın duygusu nedir? Acımak mı… vicdan mı… yoksa kendi içini sorgulayabilmek mi? Her insanın, bir gün aynaya bakıp kendine sorması gerekir: “Ben gerçekten neyi görüyorum?” Bir anne ve bir baba vardı… Onların da bir çocukları. Ama bu çocuk diğerlerinden biraz farklıydı. Hırçındı… Vurur, kırar, atardı. Sanki içinde biriken bir şeyler vardı ama kimse ne olduğunu anlamıyordu. Başlarda önemsemediler. “Çocuktur, geçer” dediler. “Büyüyünce düzelir” diye kendilerini avutmaya çalıştılar. Ama geçmedi… Günler geçti, haftalar geçti… Çocuğun öfkesi büyüdü. Evde kırılan eşyalar, okuldan gelen şikâyetler, annenin gözyaşları, babanın sessizliği… Bir gece… Anne mutfakta oturmuş ağlıyordu.
Siyah kalem
Siyah kalemin ucundan çıkan kelimeler bu kez bir rapor gibi değil, bir hikâye gibi akıyordu… Küçük bir okulda, teneffüs zili çaldığında herkes bahçeye koşardı. Ama bazı çocuklar için o bahçe oyun yeri değil, sessiz bir korku alanıydı. Onlardan biri, her gün aynı köşede durur, kalabalığın içinden gelen bakışları hissederdi. Başta küçük bir şakaymış gibi başlayan sözler, zamanla adının önüne yapışan ağır bir gölgeye dönüşmüştü. O çocuğu seçenler vardı. Kalabalık içinde daha güçlü duran, daha çok konuşan, daha çok güldüğünü sanan çocuklar… Birini itmek, dışlamak ya da sözle küçük düşürmek onlar için bazen bir oyun gibiydi. Ama o “oyun” her gün tekrarlandığında, artık oyun olmaktan çıkıyordu. En tuhafı ise şu olmuştu: Kimse bir anda kötü olmamıştı. Her şey küçük bir bakışla, bir alayla, bir “şaka yaptım” cümlesiyle başlamıştı. Sonra o şakaların içine güç karışmıştı. Kimi çocuk, kendini daha büyük hissetmek için başkasını küçük görmeye başlamıştı. Kimi, evinde öğrendiği sertliği okulun koridorlarına taşımıştı. Kimi ise neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edecek sınırları hiç net öğrenememişti. Zorbalık dediğimiz şey böyle büyümüştü aslında: Tek bir nedenden değil, birçok kırık parçanın birleşmesinden… Evlerdeki sessizlikler, yanlış anlaşılmış öfke, eksik öğretilmiş empati… Hepsi okul bahçesinde bir araya gelmişti. Ve en çok da hedef olan çocukta görünmeyen izler bırakmıştı. Gülümsemesi dışarıdan aynı kalsa da içindeki dünya her gün biraz daha daralıyordu. Siyah kalem burada durdu. Çünkü bazı hikâyeler yazılırken bile insanın içini ağırlaştırıyordu.
Bugün bir anne olarak konuşuyorum. Çocuklarımı okula gönderirken içim artık rahat değil. Eskiden “git, öğren, büyü” derdik… Şimdi “git ama ne olur sağ salim geri gel” diye içimizden dua ediyoruz. Bu korku normal değil. Bu alışılacak bir şey hiç değil. Pazartesi gittiler… Salı, çarşamba, perşembe derken bir bakıyoruz ki artık cuma günü bile çocuğumuzu okula gönderirken içimiz titriyor. Biz ne zaman bu hale geldik? Bir çocuk okula giderken korkmamalı. Bir anne kapıda dua ederken gözleri dolmamalı. Bir öğretmen canından olmamalı. Bu sadece onların acısı değil. Hepimizin yüreğine düşen bir ateş bu. Ben bir anneyim. Kendimi onların yerine koyduğumda nefesim daralıyor. Yazılması gerekiyorsa yazalım. Konuşulması gerekiyorsa konuşalım. Ama artık susmayalım.