Siyah kalemin ucundan çıkan kelimeler bu kez bir rapor gibi değil, bir hikâye gibi akıyordu…
Küçük bir okulda, teneffüs zili çaldığında herkes bahçeye koşardı. Ama bazı çocuklar için o bahçe oyun yeri değil, sessiz bir korku alanıydı. Onlardan biri, her gün aynı köşede durur, kalabalığın içinden gelen bakışları hissederdi. Başta küçük bir şakaymış gibi başlayan sözler, zamanla adının önüne yapışan ağır bir gölgeye dönüşmüştü.
O çocuğu seçenler vardı. Kalabalık içinde daha güçlü duran, daha çok konuşan, daha çok güldüğünü sanan çocuklar… Birini itmek, dışlamak ya da sözle küçük düşürmek onlar için bazen bir oyun gibiydi. Ama o “oyun” her gün tekrarlandığında, artık oyun olmaktan çıkıyordu.
En tuhafı ise şu olmuştu: Kimse bir anda kötü olmamıştı. Her şey küçük bir bakışla, bir alayla, bir “şaka yaptım” cümlesiyle başlamıştı. Sonra o şakaların içine güç karışmıştı. Kimi çocuk, kendini daha büyük hissetmek için başkasını küçük görmeye başlamıştı. Kimi, evinde öğrendiği sertliği okulun koridorlarına taşımıştı. Kimi ise neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edecek sınırları hiç net öğrenememişti.
Zorbalık dediğimiz şey böyle büyümüştü aslında: Tek bir nedenden değil, birçok kırık parçanın birleşmesinden…
Evlerdeki sessizlikler, yanlış anlaşılmış öfke, eksik öğretilmiş empati… Hepsi okul bahçesinde bir araya gelmişti. Ve en çok da hedef olan çocukta görünmeyen izler bırakmıştı. Gülümsemesi dışarıdan aynı kalsa da içindeki dünya her gün biraz daha daralıyordu.
Siyah kalem burada durdu. Çünkü bazı hikâyeler yazılırken bile insanın içini ağırlaştırıyordu.