<<Hayat bir oyun sahnesi; bizse maskelerimizle oradan oraya savrulan oyuncularız.>>
İnsan, bir şeyi ne kadar çok isterse istesin, kimi zaman o şey parmaklarının arasından kayıp gider. Tutunmaya çalışır, mücadele eder… ama hayatın ironisi şudur: Ne zaman “şimdi oldu” desen, zaman o anı senden çeker alır. Çünkü mutluluğun arkasında hep bir gölge vardır. Joker’in dediği gibi: "Ben kötü biri değilim, sadece olaylar beni böyle yaptı." Belki de hayatın kırdığı herkes biraz Joker olur; masumiyetini kaybedip gerçeklerle gülümseyerek yüzleşir. Gülümserken amaç o kötü olanı çağırmaktır.
Ama buna rağmen insan umut eder. Çünkü umut, varlığın dayanma noktasıdır. Nietzsche şöyle der:
"İnsanı öldürmeyen şey, onu güçlendirir."
İşte bu yüzden, umut etmek bir zayıflık değil; hayata kafa tutmaktır. İnsan, kırıldığında değil, umudunu yitirdiğinde çöker. Asıl cesaret, düşmekten korkmamak değil, her düşüşte yeni bir anlam bulmaktır.
Ve kayıplar… onlar kaçınılmazdır. Ama önemli olan neyi kaybettiğin değil, geriye kalanla ne inşa ettiğindir. Nietzsche’nin "üstinsan" kavramında olduğu gibi, birey anlamı dışarıda değil, kendi içinde yaratır. O der ki:
"Kendi yıldızına giden yolu kimseye soramazsın."
Yani, her insan kendi savaşını verir ve bu savaşın kılavuzu yine kendi ruhunun derinliklerindedir. Önemli olan o kendi rotanı kendin çizebilme cesaretindir.
Hayat, Paulo Coelho’nun Simyacısında olduğu gibi bir yolculuktur; ama bu yolculuk bazen çöl, bazen fırtına, bazen sessizliktir. Bu sessizlikte bile bir çığlık gizlidir; bireyin kendi varlığını duyurma çabasıdır bu.
Ve unutma:
"Hayat bir maratondur; sonuna kadar mücadele gerektirir."
Ama bu mücadele, başkalarına karşı değil, kendi içindeki kaosa karşıdır. Tıpkı Nietzsche’nin dediği gibi:
"Kaosa bakan kişi dikkatli olmalı; çünkü kaos da onun