mevcudiyetimizin dayanılmaz pişmanlığı yüzüyor içimizde
yüreğimizin kapılarını zorluyor;
tak tak yankılanıyor vuruşları bedenimizde.
yüreğimizi terk etmeye zorluyor bizi, egemenliğini son hamleleriyle meşru kılmayı arzuluyor üzerimizde.
geçmişin ürpertici dokunuşlarının gölgesi altında; eski, fakat canlı bir vals melodisinde dans ediyoruz;
bütün insanlık olarak.
rüyalarımızın ülkesine taşıyor bizi bu müzik, ve kurtarıyor geçmişin yaralayıcı dokunuşlarından ve varoluşun dayanılmaz kalp ağrısından.
alçalıyoruz her bir nota ile birlikte. Tanrının bize ulaşamayacağı diplere doğrudur yolculuğumuz.
ruhlarımız süzülüyor vücudumuzda ve adeta nefret ediyorlar bizden; bize hapsolmuş olmaktan, öyle bir zindandır ki varlığımız onlar için; her zerresine kadar emer onları, tüketir. kendiyle birleşinceye dek, kanımızın durdurulamaz bir devinimidir bu.
fakat kurtuluş artık çok yakın onlar için, öyle alçalıyoruz ki biz yeryüzünde; fanilik bile görmeyecek artık insanlığı. faniliğin ve yeryüzünün merhametinden uzak, dansımıza davet ediyoruz dostumuz şeytanı. ademin ve yeryüzünün sevgilisini
ruhumuz ise besleniyor bizden, insanoğlundan asırlarının intikamını almaya hazırlanıyor; tüketiyor bizi,
içiyor kanımızı ve solduruyor yüreğimizi. zira yaklaşıyor yücelen ruhların vahşeti.
hür oldukları gün yok oluşumuzun günü olacak, tıpkı varoluşumuzla mahkum ettiğimiz gibi onları.
anlayacağız selamete ulaşacaklarını, batamayacağımız gün geldiği zaman daha derine.
sonu bulacağız yavaşça, fakat dansımız devam edecek sonsuzca eşliğiyle şeytanın. çürümeye başlayacak bedenlerimiz müziğin sesi yükseldikçe. kara yüreğimiz sığmazken artık bedenimize.
ruhlar, onlar ise çoktan erdiler beraate.
ne bir savaştı bu, ne de bir barış.
salt sadakatti yeryüzüne duyulan.