Vicdanımız bizim de acı çekmeye başladığımız noktaya varıncaya kadar diğerlerinin maruz kaldığı sıkıntıları umursamaz. İstisnasız tüm durumlarda, bu bizi de rahatsız etmeye başlayıncaya kadar, diğer kişinin acısına kayıtsız kalırız...
1986 yılında birer akşam arayla Mahmut Usta'nın ve oğlunun babasının İbretlik Efsaneler'in sarı çadırına girip Rüstem ile Sührab'ın trajedisinden nasıl etkilendiklerini anlattım. O günkü çadırda döktüğüm gözyaşlarımla, otuz yıl sonra kuyunun başında oğlum ve babası için ağlamam arasında, efsanelerle hayat arasındaki zorunlu yakınlık vardı.
Evladım istemeden babasını öldürmüştü. Yanına koştum, bütün gücümle sarıldım ona. Onu anladığımı, onu tanıyıp bildiğimi, istediği gibi şefkatim ve sevgimle onu koruyacağımı hissetsin istedim. Önce acımı gözlerimden akan yaşlarda hissederek, daha sonra Sührab'ın annesi Tehmine gibi, ciğerlerimden gelen çığlıklarla ağlamaya başladım. Evet, tiyatrodaki gibi.
Hem oğlumun hem de babasının yazar olmak istemesi basit bir rastlantı değildir. Otuz yıl sonra burda Öngören'de oğlumun babasıyla karşılaşmam rastlantı değildir. Tiyatro sahnelerinde yıllarca ağladıktan sonra, hayatta ağlayan bir kadına dönüşmem rastlantı değildir.