"Senin gibi herifler böyledir işte," diye haykırdı yarı kızgınlıkla, "ölümsüz ruhlarınız hakkında aşırı duyarlılık gösterir ve ölmekten korkarsınız. Bir bıçağın ve korkak bir Doğu Londralı'nın görüntüsü karşısında yaşamın yaşama sımsıkı tutunma çabası bütün sevimli aptallıklarınızın hakkından gelir. Niye ki sevgili dostum, sen sonsuza dek yaşayacaksın. Sen bir tanrısın ve Tanrı öldürülemez. Aşçı canını yakamaz senin.
Kurtuluşundan eminsin, nasıl olsa. Korkacak ne var ki? Önünde sonsuz bir yaşam var. Ölümsüzlük içinde bir milyonersin sen, serveti yok edilemeyecek, serveti yıldızlardan daha dayanıklı ve uzay ya da zaman kadar uzun ömürlü bir milyoner. Anaparanın azalması mümkün değil. Sonsuzluk başı sonu olmayan bir şeydir. Sonsuzluk sonsuzluktur sonuçta ve burada ölsen bile bir başka yer ve zamanda yaşamayı sürdüreceksin. Ve bütün bunlar çok güzel, bu etin sarsılması ve tutsak ruhun süzülüşü. Aşçı senin canını yakamaz.
Sonsuza dek adımlaman gereken yolda yalnızca deşer seni.
Ya da şu anda deşilmek istemiyorsan, sen niye Aşçıyı deşmiyorsun? Senin fikirlerine göre, o da ölümsüz bir milyoner olsa gerek. Onu iflas ettiremezsin. Kağıdı her zaman başabaş fiyatı üzerinden dolaşımda kalır. Onu öldürerek ömrünü eksiltemezsin, çünkü onun ne başlangıcı ne de sonu vardır. Bir
yerlerde, bir biçimde yaşamını sürdürmeye yazgılıdır. O hal de deş onu. Ona bir bıçak sapla da ruhu özgür kalsın. O ruh pis bir hapishanede ve sen de kapıyı kırarak ona yalnızca iyilik etmiş olacaksın. Ve kim bilir? Bakarsın o çirkin iskeletten çok güzel bir ruh süzülüp çıkar maviliklere. Sen onu deş, ben
de seni onun yerine terfi ettirmeye söz veriyorum, bu arada, aşçı ayda kırk beş dolar alıyor."
"Biliyor musun, Hump," dedi, "bu benim, etik sözcüğünü bir adamın ağzından ilk işitişim. Bu gemide bunun ne anlama geldiğini bilen bir tek sen ve ben varız."