İrem Kılıçaslan

Biz, hepimiz Türk'üz ve kardeşiz, derdim, memleketlerimiz ise birdir. Adı: Turan . . . Biz hepimiz Turanlı'yız. Turan'ın sınırlan geniş tir. Sarı Deniz' den, Çin ülkesinden Tuna'ya kadar gider. Şu ön üm üzde akan Aras; başı ve sonu Türk ülkesinde olan birırmagı­ mızdır. Hazer Denizi Turan'ın bir iç denizidir. Sonra Karadeniz, Marmara, doguda Aral Gölü, Baykal Gölü, hüldsa doguda ve ba­ tıda alabildigine uzanan ovalar, dağlar, yaylalar hep bizimdir. Şimdi bu ülkeler birer birer kurtulacaktır. Kurtulan yurtlarda ye­ ni Türk devletleri doğacaktır. Sonra bunlar birleşecektir . . .
Edebiyatın En Tatlı Eşleşmeleri!
Peki ya sizin favori kitabınız hangi tatlı olurdu?
Bizim gibi genç yedek subaylara göre ise, harbin sonunu Ziya Gökalp evvelden haber vermişti: Rusya, harbi kaybedince parçalanacaktı. O za­ man; Azerbaycanlar, Türkistanlar, hep birer müstakil devlet olacaklar­dı. Kafkaslar' ı aşacaktık, Büyük Turan böyle kurulacaktır . . . Hayalimizin ondan sonrası ise birtakım bulutlara karışıyordu . . ..
Bu insanlar neye yarar, derdim, bu adamlarla, bu birbirini tut­mayan, birbirine yapışmayan insan malzemesiyle hangi toplum yapısı düzenlenebilir? Ancak disiplinin kıskacı içinde savaşıyor­lar ve ölüyorlar demektir. Bu şehit künyesi diye askerlik şube­sine gönderdigirniz isim, belki de hakikatte yakalanmış bir as­ker kaçağının uydurma adıdır. Galiba biz kendi kendimizi al­datıyoruz. Galiba ilerimizde Turan'ı kurmak isterken, gerçek­ te, arkamızdaki Türkiye bile bizim değil . . . Hatta ilk iş, belki de Turan'dan önce Türkiye'yi kurmak ve kazanmak? .
Bu yollarda biz bir borcu ödüyoruz, dersiniz. Yüzyıllardan be­ri soyulan, sömürülen, yüzyıllar boyunca yalnız mal, yalnız can vergisi için aranan şu bitmiş, şu bilinmeyen Anadolu'ya karşı. Çeşmeleri gürül gürül akan Istanbul'un işlediği günahların bor­cunu ödüyoruz.
Bütün nutku o kı­rık dökük birkaç cümleden ibaretti. Önce: - Hepiniz öleceksiniz! dedi. Sonra bu cümleyi eksik buldu. Sözlerini: - Hepimiz ölecegiz! diye tamamladı ve ilave etti: - Vatan kurtulacaktır! Bütün nutuk (demeç) hemen hemen bundan ibaret kaldı. Orduya bir tek asker vermeyen Yemen'in, Hicaz'ın, Irak'ın; orduya karşı sava­şan Sina, Filistin, Suriye çöllerinin; yolları kesen ve devlete baş eğmeyip her gün Türk askerlerini öldüren asilerin yaşadığı Dersim, Sason, Talori dağlarının nasıl kurtulacağını, bu genç kumandan işte bu sözlerle göster­miş oldu . . . Fakat kumandanımızın bu nutkunu dinlemek için onun etrafından cephe tutan saflarda hiç kimseye, o zaman bu nutuk, soğuk ve mantık­sız görünmedi. Hatta bizlere sorulursa bu nutka bile lüzum yoktu. Bizler kendimizi, zaten bu ölüm için yetişmiş sayıyorduk. Bu ölüm için hazırlanmıştık. O zaman bizim neslimiz, kendisi için hiçbir hak düşünmeyen bir nesildi. Bize göre hak yok, vazife vardı. Vazife görülecek, can verile­ cek, şan vatana bağışlanacaktı. Can bizimse şan onundu . .