İrem Kılıçaslan

Bir yere vatanım diyebilmek için orada doğup büyümenin yetmediğini pahalı öğrenmiş bir kuşağın çocuklarıydık biz. Balkan Savaşı çıktığı yıl ondokuzundaydım. Üstünde doğduğumuz, çocukluğumuzun geçtiği, vatan bildiğimiz topraklar el değiştirmişti. Bizleri de kendiliğinden uyruk değiştirmiş sayıyorlardı. Gerçekte saçma bir durumdu bu. Uyduruk, temelsiz bir işti. Biz yine bizdik. Kaşımız gözümüz, boyumuz posumuz, dinimiz dilimizle eskiden neysek yine oyduk. Ama üstünde yaşadığımız topraklarda alınıp veriliyor, ev sahibi iken yabancı tutuluyorduk. Dengesiz bir yanı olduğu açıktı bu oyu-nun. Bu saçmalıkları gerçekten utku bilerek hora tepen, çalım satan bazı görmemişlerin çiğliklerine katlanmak kolay değildi bizler için. Balkan yenilgisinden sonra acılar birbirini izlemişti. Art arda gelen yenilgilerin onur kırıcılığı, küçük düşürücülüğü ile yaralıydık. Hele Yunan ordusunda askere alınmak ölüm gibi geliyordu bize. Sağlık, levazım gibi geri hizmetlerde çalıştırılıyor, sedye, karavana taşıyor, ördek temizliyorduk. Nedir ki giderek susmaya, beklemeye alışmıştık. Dünya Savaşı yıllarında suçumun ne olduğunu bilmeden iki yıl yabancıların elinde tutuklu kalmıştım. Savaş sona ereli beri her gün bir acı haber alıyorduk. İstanbul düşman elindeydi. Padişah İngiliz-ler'in maşası olmuştu. Venizelos bağırıp çağırıyordu. Bütün bu olanlardan sonra, daha başımıza neler gelecek diye her gece yatağımızda uykularımız kaçıyor; acaba, acı, yüz kızartıcı daha neler duyacağız diye her sabah başımız öne düşük sokağa çıkıyorduk
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
"Hiç uçar mıymış insan?" "Kur'an'da yazmaz!" "Uçacak olsa Kur'an'da yazardı..." "A be bu Cebrail Aleyhisselâmla karıştırır neredeyse o Fethi Bey dediği adamı..." "Insanın geleceğinde ne varsa Kur'an'da yazar. Dünyanın kuru-luşundan kıyamet gününe kadar ne olacaksa Peygamber Efendimiz söylemiş kullarına. İnsan uçacak olsa onu da söylerdi. Beklemezdi, İbrahim Hafız, oğlunu İstanbul'a okumaya göndersin de o gelsin bize söylesin..." Reşit Efendi yine saplar gibi yere indirdi bastonunu: "Tövbe tövbe! A be Müslüman çocuğu olmasan, bilmesem kim olduğunu, kâfir sanırdım seni. Büyük baban, var otuz yıl, burdan kalktı hacca gitti. Üç ay sürdü gitmesi gelmesi. Kimseye nasip olma-dı onun erdiği sevaba ermek. İbrahim Hafız gibi, eliyle kaç Kur'an yazmış bir Müslümanın oğlusun. Yakışır mı senin ağzına bu yalan-lar! Duymayım bir daha böyle günaha girdiğini..." Beni azarlaya azarlaya çözüldüler yöremden. Yüzüme bakma-dan dağıldılar gittiler. Oysa o günlerde her gün uçaklar üstüne yeni yeni haberlerle do-luydu gazeteler. Ellerine gazete almazlardı ki!.. Trablus Savaşı'nda İtalyanlar uçak kullanmışlardı daha on ay önce. Aradan üç ay geçti. Balkan Savaşı çıktı. Kasım ayında iki Yunan uçağı göründü Florina'nın üstünde. Demiryolunu bombalayıp uzak-laştılar. Patlamalar kasabadan duyuldu. Bir koşuşmadır başladı Müslüman mahallesinde. "Dünyanın so-nu geldi. Kıyamet alameti. Allah'ın işine burunlarını sokar bu gâvur-lar" gibi sözlerle karşıladılar bu olayı. Anlattıklarımın doğru çıktığı-nı söyleyen tek kişi olmadı aralarında. Bütün o yaşlı Müslümanlar, Allah'ın, insanları yerde yürümek için yarattığına, meleklere özenip de göklerde uçmaya kalkanları, göklerinin dinginliğini bozanları, bir gün nasıl olsa cezalandıracağına inanarak ömürlerini tamamladılar.
Kasabanın okumuşları, Rumlar ile lstanbul 'un atadığı kayma­kam, subay gibi görevlilerdi. Çogunlukla kasabadaki doktorlar Rum­'du Eczacl Rum'du. Tek avukat Rum'du. Müslümanlar arasında ögre­nim gereksinmesi yeni yeni uyanıyordu. Berber Serif Efendi oğlunu Manastır İdadisi'ne, sonra da Istanbul'a, Tıbbiye'ye göndermişti. Bekçi Zühtü Efendi ise yoksulluğuna bakmadan oğlunu İstanbul'da Mülkiye'de okutuyordu. İkisinin de davranışlarını küfür gibi karşılıyordu kasabanın Müslümanları. Bir bakıma tutumları haddini bil­mezlikti. Berber Şerif Efendi 'nin oğlunun nesineydi doktorluk? Adam oğlunu kendisi gibi sünnetçi yetiştirseydi yetmez miydi? Oğlu aç mı kalırdı? Elbette onun geçimini sağlayacak kadar erkek çocuk yetişti­rirlerdi. Bekçi Zühtü Efendi'nin oğlunu Mülkiye'ye göndermesini ise ayrıca gülünç buluyorlardı. Ne demekti bir bekçinin oğlunu kay­makam, vali yetiştirmeye kalkması? Yarın bir gün oğlan Florina'ya kaymakam olur gelirse kim dinlerdi onun lafını, verecegi buyruğu? "Sen Bekçi Zühti'nün oğlu değil misin be?" derlerdi. "Sana mı kal­dı bize doğruyu yanlışı gostermek?"