Çağımızın özelliği, eski inanç biçimleri ile felsefi zihniyet arasındaki kavgadır. Dinlerin yerini alabilecek yeni bir felsefe kurulamadı. Modern toplumun görevlerinden biri de mazinin siyasi müesseselerini temizlemeye çalışarak demokrasinin kurulmasını sağlamak, sosyal güçlerin ve iktisadi unsurların yeni baştan dağılımını gerçekleştirmek. Demokrasi son şeklini alamadı henüz. Toplum, tam bir dengeye kavuşamadı. Sermaye ile emek hala iki düşman kardeş. Amaç, onları barıştırmak…
Unutmamamız gereken bir hakikat de şu: düşünen ve temaşa eden varlığı yani insanı yeryüzünden kovarsak, o ulvi ve dokunaklı tabiat kasvetli ve dilsiz bir sahne olup çıkar. Kainat susar, her tarafı sessizlik ve gece kaplar. Geniş bir inzivagaha döner alem.
Şahidi olmayan olaylar, karanlık ve sağır, geçip giderler. İnsan olmasa varlıkların ne değeri kalırdı?… İnsan, kainatta olduğu gibi, eserimizde de baş yeri işgal edecek. Mevcudatın ortak merkezi o değil mi? Kalkış noktamız da, varış noktamız da o olmalı. Kendi hayatımla benzerlerinin mutluluğunu düşünmeyeceksem, tabiatta bana ne?