Yûsuf odaya girip de, Züleyha ona “gelsene” dediğinde, Yûsuf bu putu görmüştü. Yüzü örtülmüş ve görmez kılınmış bir görünür tanrı. Züleyha, demişti, Yûsuf, putunun yüzünü neden örttün?
Züleyha, hal diliyle utancını anlatmıştı: Görmesin, diye birazdan burada olacakları.
O zaman, peki, demişti, Yûsuf, Züleyha’ya. Sen, görüş gücü bir bez parçası ile yok olan bir puttan utanıyorsun da, her yerde olanları ve olacakları bilen, her zamanda olanları ve olacakları gören, üstelik kalplerin içindeki niyetleri dahi bilen, kendisine gizli saklı olmayan benim Rabbimden neden utanmıyorsun? Sen utanmıyorsan benim ondan utanmamı neden anlamıyorsun? Üstelik ben Rabbimin gözlerini bağlayamam.
Sonra, gel, demişti Yûsuf Züleyha’ya, şimdi sen gel. Ama bana değil benim Rabbim’e gel. Gel ve Rabbi bil!
Züleyha, Yûsuf’a bir mektup yazmaya başlayınca. Yûsuf diye başladı, Yûsuf diye bitirdi. Gördü ki hitaptan öteye geçemedi. Anladı ki aşkın nâmesinde ser-nâmeden öte kelâm yok. Ve Züleyha’nın lügatinde Yûsuf’tan öte sözcük yok.
Yûsuf, dedi, kelâmım artık sende hükümsüz. Ama kelâmımın hükümsüz kaldığı bu yerde beni küçümseme. Bil ki kelâmdan da öte sadece âh var, âh ki dünya onun üzerinde durur, gök kubbe onun hararetiyle döner.
Yûsuf’un duası: Rabbim bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et
..
Rabbim, diye, devam etti Yûsuf duasına. İstemeyi istemek kadar, istememeyi istemek de zor. Biliyorum ki katından bir koruma dökülmezse varlığıma, nefsimin altından kalkamam. Son hızla aşağı doğru ilerleyen bir teknenin içinde yukarı doğru koşarak Bahr-i Umman’ı aşamam. Benim tedbirim senin takdirinden küçüktür,