1685 Fransa’sında geçen bu roman, yalnızca bir yol hikâyesi değil; inanç, kayıp, umut ve yeniden başlama cesareti üzerine kurulu bir hikâye.
Paris’ten ayrılmak zorunda kalan birbirinden çok farklı karakterlerin aynı yolculukta buluşması, hikâyeyi hem duygusal hem de merak uyandırıcı kılıyor. Veronika’nın kırgınlığı, Marki’nin gizemli ilgileri, de Berle’nin sağlam duruşu ve Gauche’un sessiz ama derin varlığı, olayların akışı içinde anlam kazanıyor.
Zaman zaman maceraya dönüşen bu yolculuk boyunca, sadece fiziksel bir kaçışa değil, karakterlerin içsel arayışlarına da tanıklık ediyoruz.
Pireneler’de saklanan ve dünyanın kaderini değiştirebilecek kadar güçlü olduğu ima edilen “Kitap” ise romana gizemli ve sürükleyici bir atmosfer katıyor.
Okur olarak en çok hoşuma giden şey, romanın büyük iddialar ortaya koymasına rağmen bunu abartıya kaçmadan yapması oldu.
Hikâye ilerledikçe kendimi sadece karakterlerin nereye varacağını değil, o gizemli Kitap’ın gerçekten bulunup bulunmaması gerektiğini de sorgularken buldum.
Bitirdiğimde geriye kalan duygu ise şuydu: Bazı yolculuklar varılacak yerden çok, insanın içinde açtığı kapılarla anlam kazanıyor — bu roman da tam olarak böyle bir iz bırakıyor.
Simya ve tarih kurgusunu sevenler için, gizem ve dönüşüm dolu etkileyici bir kitap tavsiye ederim.
Bu kitap bende, ölümü korkulacak bir son olmaktan çıkarıp gönlün diri kalıp kalmaması meselesine dönüştürdü.
Yahya Efendi üzerinden anlatılanlar, bir hayat hikâyesinden çok, insanın kendi iç dünyasına tutulmuş bir ayna gibiydi.
Sayfalar ilerledikçe şunu hissettim:
Asıl kayıp ölmek değil, yaşarken gönlü yitirmekmiş. Sakin, derin ve kalbe dokunan bir kitap; okurken değil, kapattıktan sonra da insanın içinde konuşmaya devam ediyor.
Hikâye, günümüz ile geçmiş arasında gidip gelen iki zamanlı bir kurguyla ilerliyor.
Dinlendiren, düşündüren yormayan bir kitap mutlaka tavsiye ederim.
Hem dinlendiren hem düşündüren, okurken yormayan bir kitap. Kesinlikle tavsiye ederim. ⚘️