O kadar şahane bir eser ki nasıl anlatırsam anlatayım eksik ve değerinin altında, farazi kalacak sözler söylemekten öteye gidemezmişim gibi geliyor. Önceki incelememe göz atma fırsatını bulanlar bilirlerki çok methedilen eser ve yazarlara karşı biraz mesafeli durmaktayım. “Yaşlı Adam Ve Deniz” adlı eser de, bu fikriyatımdan nasibini alanlardan. Fakat eseri okuduktan sonra kendimi şu soruyu sorarken buldum; bir yazar bunca sadelik ve düz çizgide ilerleyen akışta, nasılda onca yaşanmışlığı ve tecrübeyi sizlere hissettirilebilir?
Bazı yerlerde; anlatımda kopuklukları fark edebiliyor ve tekdüzeleşen bir kaç cümle sırıtabiliyor olsada -çevirmen de bundan dem vurmakta- genel olarak oldukça akıcı bir eser. Eserin sanatsal kısmından ziyade anlatmak istenilene odaklanmış. Elbette bu, eseri sanatsal yönden eksik ve hatalı yapmıyor.
Hikayemiz yaşlı bir balıkçının, çoğu insanın bakış açısında sıyrılarak; özgün fikir ve hissiyatları çerçevesinde, olaylara verdiği tepkileri; sıcak ve akıcı bir maceranın eşliğinde bizlere sunuyor. İmkansızlıklar ve onca cürüm içerisinde bile nasıl umut içerisinde kalınacağını ve nasıl yola devam edilmesi gerektiğini anlatan harika bir eser. Yaşanılan ve yaşanılacak olaylar karşısında insanın özünde var olan ve usta ellerde gerçek bir mücevhere dönüşebilen inanç kavramının; nasıl ve niçin vazgeçilmezimiz olduğuna dem vuruyor. Elbette bu eser Polyanacılıktan uzak bir eser; hayatta bazı şeylerin ne kadar uğraşırsak uğraşalım yolunda gitmeyebildiğini ve bir kitapta da geçtiği gibi; “bazen cürümün izafi, adaletinse muğlak olduğunu” fakat ne olursa olsun, kalkıp tekrar denememiz gerektiğini bizlere hatırlatıyor. Doğayı dinlediğimiz ve ona üsten bakmak yerine onunla bir olma yolunu izlediğimizde bizlere anlattıklarını olağanca berraklığıyla
Yaşlı adam, “Yaşlılık benim çalar saatim” dedi. “İhtiyarlar neden o kadar erken uyanır ki? Bir Uzun gün daha yaşamak için mi?”
Çocuk “Bilmem” dedi. “Tek bildiğim çocuklar uzun ve ağır uyur.”