Ben cennetin kapısında bekleyen koruyucu melek. Ama yeryüzünde, gökyüzünün tüm ihtişamına rağmen, koruyamadığım tek bir şey vardı: o. Minik kelebeğim.
Onunla ilk tanıştığımda, kalbim o kadar hızlı atmıştı ki, bir an kanatlarımın açılıp beni göğe geri fırlatacağını sandım. O, narin, kırılgandı ve her gülümsemesi, en güzel çiçeklerin bile kıskanacağı bir canlılığa sahipti. Onu hep böyle çağırdım: Minik Kelebeğim. Çünkü onun kanat çırpışlarını her an duracakmış gibi hissetmek, beni hem huzurlu hem de tarifsiz bir korkuyla dolduruyordu.
Biz, İstanbul'un eski bir efsanesine inandık. Bir akşam, güneş Haliç'in üzerine batarken, el ele tutuşup Galata Kulesi'nin zirvesine çıktık. Efsaneye göre, kiminle o kuleye çıkarsan, onunla evlenirmişsin. O an, dünyanın tüm ağırlığı üzerimden kalkmış gibiydi.
Kulenin demir korkuluklarına yaslanmış, şehrin ışıklarından daha parlak bakan gözlerine baktım. Orada, o rüzgarlı zirvede, o kutsal sözü verdim: "Sonsuza dek, Minik Kelebeğim. Bizi ayıracak tek güç ölüm olacak. O gelene kadar, bu şehri beraber izleyeceğiz." O da başını göğsüme yaslayıp gülümsedi. "Ölüm bile ayıramaz," diye fısıldadı. "Çünkü ben bir kelebeksem, sen de benim gökyüzümsün."
Fakat, meleklerin bile kaderi değiştiremediği anlar varmış. Bizi ayıran şey ölüm olmadı. Ölüm, belki de bu kadar ağır olmazdı. Çünkü ölüm temiz, geri dönülmez ve kabullenilebilirdi.
Bizi ayıran şey, ölümden beter bir ayrılık oldu. Sessiz, ani ve açıklamasız bir terk ediliş...
Bir sabah, göğsümdeki sıcaklık yerine buz gibi bir boşlukla uyandım. Minik Kelebeğim gitmişti. Ardında sadece küçük, mavi bir not kağıdı ve sanki hemen uçup gidecekmiş gibi masanın üzerinde duran bir kolye bırakmıştı.
Titreyen parmaklarımla o kâğıdı aldım. Cümle, iki bıçak darbesi gibiydi: "Seni hep sevdim, ama gitmek