İmam Gazâlî (İhyâ'u Ulûmi'd-Dîn)
Gazâlî Hazretleri, bu hadisi "rıza" makamının izahında kullanır. Der ki:
"Mümin, başına gelen her musibeti Allah'ın bir lütfu olarak görmelidir. Çünkü musibet, onun günahlarını temizler, derecesini yükseltir ve onu Allah'a yaklaştırır. Tâunda şehit olmak, kılıçla şehit olmaktan daha büyük bir lütuftur - çünkü kişi, hastalık yatağında nefsine karşı büyük bir cihâd verir. Sabır ederek canını teslim eden, hakiki bir mücahittir."
Gazâlî, ayrıca şunu ekler: "Tâundan kaçmamak, tevekkülün gereğidir. Çünkü Allah'ın takdir ettiği şeyden kaçış yoktur. Kaçan kişi, aslında kendi yazgısından kaçmaya çalışır ki bu mümkün değildir."
Abdulkadir Geylânî (El-Feth-ur Rabbânî)
Geylânî Hazretleri der ki:
"Tâun, Allah'ın evliyasına açtığı bir rahmettir. Onlar bu hastalığa sevinirler, çünkü bilirler ki bu, Rabblerinin onları ziyaret etmesidir. Nasıl ki sevgili, sevdiğini ziyaret ederse, Allah da sevdiği kulunu tâunla ziyaret eder - onu dünya kirlerinden temizlemek ve Kendine yaklaştırmak için."
Bu yorum son derece derin. Geylânî, musibeti "ilâhî ziyaret" olarak görür. Bu ancak âşıkların dilidir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (Mesnevî)
Mevlânâ, doğrudan bu hadise atıfta bulunmaz ama musibetler üzerine der ki:
"Rüzgâr esmeseydi, su durur kokardı.
Musibet olmasaydı, kul uyur kalırdı."
Yani musibet, kulun uyanmasıdır. Tâun da böyledir - dünya sarhoşluğundan kişiyi ayıltır, ahiret bilincini takviye eder.
Bir başka beyitinde:
"O seni dövdü, ama yere değil, göğe doğru attı.
Sen düşüyorum sandın, hâlbuki yükseliyordun."
İşte tâunun "rahmet" oluşu budur - vuruş gibi görünür, ama aslında yükseliştir.
İbn Hacer el-Askalânî (Fethul-Bârî - Buhari Şerhi)
İbn Hacer, bu hadisi şerh ederken şöyle der:
"Bu hadis, tâunda ölen müminin şehit mertebesiyle öleceğini gösterir. Ancak bu,