Sevgili arkadaşlar, öncelikle hepiniz hoş geldiniz. Bu konuşmamda sizlere Sabahattin Ali'nin kitaplarında en çok dikkatimi çeken ve beni en çok etkileyen temadan yani "aşktan" bahsetmek istiyorum.
Sabahattin Ali'nin eserlerinde aşk, yalnızca kuvvetli bir duygu değil, insanın kendinden bile gizlediği yönlerini aydınlatan bir ışık, bazen de yaşamı anlamlı kılan hatta anlamlı yaşamanın tek koşulu haline gelen bir ihtiyaç.
"Muazzez de Yusuf'u hemen hemen aynı hislerle sevmekteydi. Onun aşkında da esas amil, diğerinin "lüzumlu" bir şey olması, onsuz hayatın tasavvur edilmesine bile imkan bulunmamasıydı."
Fakat eserlerinde aşk, bu kadar hayati ve gerekli bir duygu iken aşka olan inanç eksikliği de büyük bir yer tutuyor. Düşünün, birbiriniz için yaratılmışsınız ve daha önce kimseye anlatamadıklarınızı ona anlatabiliyorsunuz fakat aşka inancınız neredeyse kalmadığından bunun hiçbir önemi kalmıyor ve onun o "doğru kişi" olmadığını düşünerek ayrılıyorsunuz. Körü körüne inandığımız pek çok şey de aynen bu şekilde gözümüzün önündekileri görmemizi engelliyor.
Aşk... Hem bir çok engeli aşan, hem de önümüze aşılamayacak engeller koyan çok değişik bir duygu değil midir? Belki de bu çelişki onun doğasında vardır. Sonuçta aşk; bizi hem en çok mutlu eden, hem de en çok yıkan duygudur. Buna Raif Efendi'nin Maria Puder'la birlikte yaşamayı ve ilk defa "bir ruhu olduğunu" keşfetmesi ve onun kaybıyla birlikte hayatın ve yaşamanın anlamını kaybetmesi güzel bir örnek olabilir.
Sabahattin Ali'nin eserlerinde aşk, tutku ve mutlulukla dolu olsa da asla toz pembe görülebilecek bir duygu değildir. Hepimizin de bildiği gibi trajedi ve dram, aşktan her ne kadar uzak görünürse görünsün onun yardımcıları ve tamamlayıcılarıdır.
"Kürk Mantolu Madonna" kitabındaki aşk, özellikle "ilk görüşte aşk" ve "ruh