Sevdiğiniz insanla evlendiğinizi ve bir çocuk sahibi olduğunuzu düşünün. Görünürde her şey yolunda ama aslında değil çünkü eşiniz bir alkolik. İçmeye başlayınca dur durak bilmiyor ve kendini kaybediyor. Defalarca ona destek olmanıza, iyileşmesi için uğraşmanıza rağmen her seferinde eski hâline dönüyor. Bir noktada pes ediyor ve boşanıyorsunuz ama 4 yaşındaki çocuğunuzun velayetini eşinize, yani annesine veriyorlar. İçince gözü çocuğunu bile görmeyen eşinize güvenmediğiniz ve hukuki olarak çaresiz olduğunuz için de geriye tek seçenek kalıyor: Çocuğunuzu kaçırmak. İşte annesini öldü sanan ve 28 yıl bu yalana inanan; babasıyla geçirdiği mutlu yılların da aslında bir aldatmacadan ibaret olduğunu öğrenen o çocuğun, Delia'nın hikâyesi de burada başlıyor.
Bitirdiğimde sarsılmış hissettiğim bir Jodi Picoult kitabı okumayı o kadar özlemişim ki. İki tarafın da haklı yönlerinin olduğu, iki tarafla da empati yapabildiğim ve soluksuz okuduğum bir mahkeme okumayı daha da özlemişim. Tüm özlemlerimi giderdi bu kitap sağ olsun. Yine çok uç bir konuyu olabilecek en vurucu şekilde işlemişti yazar ve yine herkesi anlayıp dert sahibi olmamı sağladı. Andrew'in yaşadıkları, Delia'nın anıları ve finaldeki ters köşe derken çok etkilenerek okudum kitabı. Hele sonda savcının söyledikleriyle altüst oldum.
Yazara dair tek eleştirim bitmek bilmeyen çarpık ilişki sevdası. Asla normal bir romantik ilişki yazamıyor ve olmasa eksikliği bile hissedilmeyecek bu olay yüzünden kitabını baltalıyor. Diğer kitaplarında da yapmıştı aynısını. Yani ne gerek var? Şöyle esaslı bir kitaptan bu sebeple puan kırmama ne gerek var? Yazık ya.