Raya

Raya
@Raya_7
15 okur puanı
Aralık 2024 tarihinde katıldı
Puan vermedi·128 syf.··
2026 14. kitabı
Psikoloji ve PDR öğrencileri için bazı isimler ve deneyler adeta birer "mit" gibidir. Milgram, Zimbardo, Asch... Onları birinci sınıfta genel psikoloji derslerinde ezberledik, ikinci sınıfta ise sosyal psikoloji ve gelişim derslerinde kuramsal temellerine indik. Ancak Selçuk Şirin, bu kitabıyla bizlere çok önemli bir şeyi hatırlatıyor: Deneyler sadece laboratuvarlarda kalmaz; her sabah uyandığımız toplumun ta kendisidir. Kitabı bir PDR 2. sınıf öğrencisi olarak okuduğumda, ders kitaplarındaki "bilişsel çelişki" veya "grup dinamikleri" gibi kavramların Türkiye’deki okul koridorlarında, öğretmen odalarında ve aile yapımızda nasıl vücut bulduğunu gördüm. Şirin, akademik bilgiyi o kadar "insan diline" tercüme etmiş ki, okurken kendimi bir vaka analizinde gibi hissettim. Etiketlemenin Kaderi Belirlemesi (Pygmalion Etkisi): Rosenthal’ın deneyini okurken, gelecekteki bir okul psikolojik danışmanı olarak omuzlarımdaki yükü daha net hissettim. Bir öğretmenin öğrencisine bakış açısının, o çocuğun sadece notlarını değil, zekâ gelişimini bile nasıl fiziksel olarak etkilediğini görmek sarsıcı. Bu bölüm, bize "müşavirlik" (konsültasyon) hizmetinin neden sadece kağıt üzerinde kalmaması gerektiğini kanıtlıyor. Bağlamın İrade Üzerindeki Etkisi (Marshmallow Deneyi): Gelişim psikolojisi derslerinde "hazzı erteleme" olarak gördüğümüz bu deneye Şirin’in getirdiği sosyo-ekonomik yorum, mesleki empati becerimi geliştirdi. Eğer bir çocuk "yarın o şekerin orada olacağına" dair bir güvene (güvenli bağlanma) sahip değilse, bugün o şekeri yemesi bir iradesizlik değil, hayatta kalma refleksidir. Bu, dezavantajlı gruplarla çalışırken aklımızdan çıkarmamamız gereken bir altın kural. İtaat ve Sorumluluk (Milgram ve Zimbardo): Otoriteye boyun eğme ve rollerin insanı nasıl canavarlaştırabileceği
Bakışınızı Değiştirecek 10 Deney İnsanSelçuk R. Şirin · Mundi Yayınları · 2024921 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·160 syf.··
2026 13. kitabı
Bir psikolojik danışman adayı gözüyle Dora Vakası, sadece bir vaka analizi değil, aynı zamanda mesleki etik, terapötik ittifak ve kuramsal zorlamaların nasıl sonuçlar doğurabileceğine dair devasa bir "vaka örneği"niteliğindedir. Dora, bugün bizim danışmanlık odalarımızda görsek muhtemelen "sınır ihlallerine uğramış ve yetişkinlerin dünyasında araçsallaştırılmış bir ergen" olarak tanımlayacağımız bir genç kadındı. Modern danışmanlık eğitiminde bizlere öğretilen ilk şey koşulsuz kabul ve güvende hissettirmektir. Freud’un Dora ile olan ilişkisinde ise "bilen uzman" rolü o kadar baskındır ki, Dora'nın duygusal ihtiyaçları teorinin gölgesinde kalmıştır. Dora, babası ve K. ailesi arasındaki çarpık ilişkiler yumağında bir "pazarlık objesi" gibi hissediyordu. Freud’a geldiğinde ise Freud onun bu travmatik gerçekliğini anlamak yerine, rüyalarındaki sembollerin cinsel kökenlerine odaklandı. Bir danışman adayı için buradaki ders nettir: Danışanın gerçeği, terapistin teorisinden daha önceliklidir. Freud, Dora’nın tedaviyi aniden bırakmasını bir başarısızlık olarak kabul eder ve bunun nedenini aktarımı vaktinde fark edememesine bağlar. Dora, babasına duyduğu öfkeyi ve hayal kırıklığını Freud’a yansıtmış, Freud ise bunu analiz etmekte geç kalmıştır. Bizim için bu, seans içinde gelişen "burada ve şimdi" duygularına ne kadar hassas olmamız gerektiğini hatırlatır. Danışan bize karşı öfke veya direnç geliştiriyorsa, bu sadece "direnç" değil, aslında bir iletişim biçimidir. Dora seanslara kendi isteğiyle değil, babasının zoruyla gelmişti. Freud’un buradaki yaklaşımı bugünün etik standartlarında oldukça tartışmalıdır. Freud, babasının Dora’yı ona "iyileştirmesi ve babasının ilişkisini kabullenmesi için" getirdiğini biliyordu. PDR öğrencileri olarak öğrendiğimiz özerklik ilkesi
DoraSigmund Freud · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2022573 okunma
Puan vermedi·328 syf.··
2026 12. kitabı
Bir psikolojik danışman adayı gözüyle, Penn ve Kim Holderness’ın "Bu DEHB Müthiş Bir Şey" eseri, literatürdeki o soğuk ve klinik "bozukluk" tanımından sıyrılıp, danışan merkezli ve hümanist bir yaklaşıma köprü kuran taze bir nefes niteliğinde. Kitap, DEHB’yi (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) tıbbi bir "arıza" olarak değil, bir beyin işletim sistemi farkı olarak ele alıyor. Yazarların samimi dili, okuyucuyu savunmacı bir pozisyondan çıkarıp "kendini keşfetme" alanına davet ediyor. Özellikle kitabın, sadece DEHB’li bireyi değil, onun çevresindeki ekosistemi (eş, aile, iş arkadaşları) de sürece dahil etmesi, sistemik bakış açısıyla yazıldığını kanıtlıyor. PDR (Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik) perspektifinden baktığımızda, bu kitap tam bir "Güçlendirme" örneği. Seans odasında sıklıkla karşılaştığımız "etiketlenmiş" danışan profilini, bu kitapla nasıl dönüştürebileceğimizi görüyoruz. • Patolojik Dilin Reddi: Okulda öğrendiğimiz tanı kriterlerinin (DSM-5 gibi) ardındaki insanı görmemizi sağlıyor. Danışanlarımıza "Sen hastasın" demek yerine "Beynin farklı çalışıyor ve bu farkın getirdiği avantajları henüz keşfetmedik" demenin klinik gücünü hatırlatıyor. • Koşulsuz Kabul ve Empati: Yazarların kendi zayıflıklarıyla dalga geçebilmesi, terapötik ittifakta kullandığımız "saydamlık" ilkesinin harika bir yansıması. • Psikoeğitim Değeri: Kitap, karmaşık nörobiyolojik süreçleri (dopamin eksikliği, prefrontal korteks işlevleri) o kadar basit ve eğlenceli anlatıyor ki, bir danışmana verilebilecek en iyi "ev ödevi" materyallerinden biri haline geliyor. Kişisel yorumuma gelecek olursam; bu kitabı okurken bir yandan PDR öğrencisi kimliğimle notlar alıyor, bir yandan da hayata karşı her zaman "alternatif yollar" arayan bir okur olarak heyecanlanıyorum. Bence kitabın en
Bu DEHB Müthiş Bir ŞeyPenn Holderness · Diyojen Yayıncılık · 202528 okunma
Puan vermedi·176 syf.··
2026 11. kitabı
Viktor E. Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı eseri, sadece bir tarih kitabı veya psikoloji metni değildir; insanın en karanlık anlarda bile içindeki ışığı nasıl koruyabileceğine dair bir hayatta kalma manifestosudur. Kitabı elinize aldığınızda, bir toplama kampının dehşet dolu anılarını okuyacağınızı sanıyorsunuz. Evet, Frankl bize Nazi kamplarının o soğuk, gri ve ölümcül atmosferini anlatıyor; ancak bunu bir kurban rolüyle değil, bir gözlemci ve bilim insanı titizliğiyle yapıyor. "Neden"i Olan, Her "Nasıl"a Katlanır Frankl’ın Nietzsche’den alıntıladığı bu cümle, kitabın omurgasını oluşturuyor. Kamplarda fiziksel olarak en güçlü olanların değil, zihinsel olarak tutunacak bir "nedeni" olanların hayatta kaldığını görmek sarsıcı bir gerçek. Kimisi bitirmesi gereken bir kitap, kimisi kavuşmak istediği eşi, kimisi ise sadece yarım bıraktığı bir iş için o acılara göğüs geriyor. Bu, modern dünyada bizlerin "küçük dertler" içinde kaybolurken sormamız gereken en temel soru: Benim "neden"im ne? Kitabın en vurucu öğretisi, uyarıcı (başına gelen kötü olay) ile tepki (senin verdiğin cevap) arasındaki o dar boşluktur. Frankl der ki; dış dünya her şeyini alabilir ama bu aradaki boşlukta nasıl bir insan olacağına karar verme özgürlüğünü asla alamaz. Açlıktan ölmek üzereyken ekmeğinin son parçasını başkasına veren bir mahkum, biyolojik dürtülerin ötesinde bir "ruhsal özgürlük" sergiler. Bu, insanın onurunu korumasının tek yoludur. Frankl, Freud’un "haz" veya Adler’in "güç" odaklı yaklaşımlarının aksine, insanın temel motivasyonunun anlam bulmak olduğunu savunur. Bugünün "tükenmişlik" sendromlarının veya varoluşsal boşlukların temelinde, hayatın bir amaca hizmet etmediği düşüncesi yatar. Frankl bize anlamın üç yolla bulunabileceğini söyler: Bir eser yaratmak veya bir iş yapmak.Bir şeyi
İnsanın Anlam ArayışıViktor E. Frankl · Okuyan Us Yayın · 202651,2bin okunma
Puan vermedi·80 syf.··
2026 10. kitabı
Kitabı okurken beni en çok sarsan şey, anlatıcı olan adamın (tefecinin), yaptığı eziyeti bir tür "eğitim" veya "iyilik" gibi ambalajlamasıydı. Adam, genç kadını kurtardığını iddia ederken aslında onu kendi sessizliğinin kölesi yapıyor. Bu, fiziksel şiddetten çok daha ağır bir baskı; çünkü kadına karşılık verebileceği bir zemin bile bırakmıyor. Adamın o meşhur "suskunluk sistemi", aslında karşısındakini yok sayarak onu delirtme metodudur. Bence kitabın ana ekseni sevgisizlik değil, hastalıklı bir gururdur. Anlatıcı, geçmişteki aşağılanmalarının intikamını tüm dünyadan almak isterken, eline düşen en savunmasız varlığı, yani "Uysal Kız"ı bir zafer anıtı gibi kullanmaya kalkıyor. Kıza karşı duyduğu o devasa hayranlığı bile bir zayıflık olarak gördüğü için gizliyor. Sevgi bir paylaşım olması gerekirken, o bunu bir teslimiyet savaşına dönüştürüyor. Dostoyevski’nin kitabın başında bizi bir masanın üzerindeki cesetle karşılaması, tüm hikayeyi ağır bir pişmanlık tortusuyla okumamıza sebep oluyor. Sayfaları çevirirken "Bak, şimdi konuşacak, şimdi her şey düzelecek" diye umut ediyorsunuz ama o gurur duvarı bir türlü yıkılmıyor. Kendi Görüşüm: İnsanın en büyük trajedisi, söyleyebileceği binlerce kelime varken, onları ancak karşısındaki artık duyamayacak hale geldiğinde haykırmasıdır. Anlatıcı, kızın ruhunu kaybettiğinde ona tapmaya başlıyor; bu da Dostoyevski'nin insanın karanlık doğasına vurduğu en sert tokattır.
Uysal KızFyodor Dostoyevski · Can Yayınları · 202310,8bin okunma