Televizyondan izlediğinizde savaş hiç de korkutucu gelmiyordu. Kendinize dünyanın yapım aşamasında olduğunu söyleyebilirdiniz. Köprülerin inşa edildiğini söyleyebilirdiniz. Sürekli, hiçbir yere varmayan, çöllere doğru akıp giden yolları birbirine bağlayan köprüler inşa ediliyordu. Tüm bunların nerede yaşandığı asla tam olarak bilinmiyordu. Uzaklarda bir yerde işte.
Bana ahmak bir katırın hayatını sundukları için annemle babama darılıp neredeyse on sekizinci yaşgünüme girer girmez terk etmiştim onları, üzerinde adresleriyle telefon numaraları olan, neticede hiç ihtiyaç duymadığım bir kağıt parçasıyla. Bunu yaptığım için epey gururla dolanırım etrafta, zorlu bir dünyada kendi ayaklarımın üstünde durabildiğimi kanıtladığım için.
Şu odaya girdiğimden bu yana bu kadar ağır solumanın, solumanın ardından artık başka bir şey gelemez miydi? Ne gelebilir ki? Hep aynı çizgide boy atmak, büyümek, yaş almak, sınıf geçmek, değişmeyen kurumlarda değişmiş kişiler bulmayı ummak, tek başına değişmeyi ummak, buna inanmak hatta, hatta suçlamak ve yakınmak… Yakınmak ve bir gün, bir cami imamının sizi yönettiğine nerdeyse şaşmak… Çocukları unutmak… Unutup çocukları ölüme yatmaları bile suçlamak…