Reelhis

Reelhis
@Reelhis
Ben artık hiçbir şeye inanacak gücü bulamıyorum. Ne sevgiye, ne dostluğa, ne de iyi niyetin gerçekten bir karşılığı olduğuna. Hep bir şeyler verdim insanlara… duygumu, sabrımı, zamanımı. Karşılık beklemedim, sadece değer görmeyi umdum. Ama her defasında eksilen taraf hep ben oldum. Birileri hayatıma girdi, bir şekilde yer etti, sonra içimde iz bırakıp gitti. Ne uğruna yandım, ne uğruna dayandım… artık hiçbir anlamı yok gibi geliyor. Seni sen yapan şeyler, bir başkasının umurunda değilse, ne anlamı kalıyor ki o çabanın? Hep bir yerden kırıldım, ama hâlâ sağlam kalmaya çalıştım. Dost gibi görünenler, çıkarları bitince gözünün içine bile bakmıyor. Sevgili dediğin, seni senden alıp sonra da bir yabancı gibi sessizce uzaklaşıyor. Schopenhauer’ın dediği gibi: “Hayat, sarkaç gibi acı ile sıkıntı arasında gidip gelir.” İşte ben o sarkacın tam ortasında salınıp duruyorum. Ne tam bir huzur, ne tam bir yıkım. Sadece sürekli içi boşalan, anlamını kaybeden anlar. Bazen diyorum ki: belki de mesele kötü insanlara denk gelmek değil… belki de bu dünyada iyi olmaya çalışan biri, zaten baştan kaybediyor. Çünkü burası güçlü olanın değil, hissiz olanın hayatta kaldığı bir yer. Ben artık ne hissedebiliyorum ne de inanmak istiyorum. Biri gelip “Geçecek.” dese bile, içimden “Geçmeyecek.” diye fısıldayan bir yanım var. O kadar çok yandım ki, artık kendimi bile ısıtamıyorum. Sessizce uzaklaşıyorum herkesten. Sesimi duyan olursa ne âlâ, olmazsa da sorun değil. Çünkü zaten bu çağrıyı duymak isteyen kimse kalmadı. Belki de bu yalnızlık benimle var olacak tek şey. Ve inatla bağırmasa da, sessizce “Artık yeter.” diyor içim… çoktan bıkmış gibi.
Edebiyat
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Her güzel şeye öfkeyle yaklaşan insanlar vardır. Onlara göre çiçek fazla renklidir, güneş fazla ışıltılı, gülümseme fazla içtendir. Çünkü kendi içleri karanlıksa, ışığı yok etmek isterler. Ve eğer sen parlarsan, kendi gölgeleri daha da uzar diye korkarlar. Sevilirler. Ama sevilmek onlara iyi gelmez. Çünkü sevgi, içlerindeki boşluğu yankılandırır. Taşıyamadıkları bu duyguyu küçümserler önce, sonra yok ederler. Ve kırdıktan sonra her seferinde aynı cümleyi fısıldarlar: “Zaten solacaktı”. Susturdukları kişiye “Zaten sessizdi” derler. Terk ettikleri sevgiye “Zaten tükenmişti” diye bakarlar. Yakıp geçtikleri kalplere dönüp bir gün, “Kaderinmiş” diye mırıldanırlar. Çünkü haklı çıkmak isterler. Çünkü karanlık, kendi dilinden konuşanı sever. Ve her seferinde aynı döngüyü yaşarlar: Sevgiyi alır, taşımayı beceremez, sonra da kaybedince kıymet ararlar. Bulduğunda yine aynı yerden kırarlar. Kimisinin fıtratıdır güzele düşman olmak. Çünkü bazı eller, çiçek tutmak için değil, onu budamak için yaratılmıştır.
Edebiyat
Ellerim çiçek kokuyor diye beni çiçek koparmakla suçladılar. Kokunun, toprağın içinden geldiğini; emeğin, beklemenin, sabırla sulamanın kokusu olduğunu kimse düşünmedi. Sanki insanın üzerinden yayılan her güzel şey, ille de başkasından eksiltilmiş olmak zorundaymış gibi baktılar yüzüme. Ben yalnızca ektim. Küçük, kimsenin bilmediği bir bahçede. Konuşmadan, kimseye göstermeden, bilinsin diye değil, takdir edilsin diye değil… Sadece içimdeki sessizliği tutacak bir şey olsun diye. Bazı insanlar yüksek sesle anlatır kendini, ben ise yalnızca bekleyerek. Belki de sırf bu yüzden kimse duymadı beni. Çiçek açınca bir ses çıkarmaz çünkü, ama koparınca ses gelir.
Edebiyat
Belki de ben düşmek için yaratıldım, göğe çıkmak için değil. Kalbim, gideceği yeri bilmeyen bir posta zarfı gibi; üstünde ne adres var, ne alıcı. O yüzden hep geri dönüyor. Katlanmış, buruşmuş, hüsranla damgalanmış şekilde. İçimde taşıdığım bu kimsesiz his, yeryüzünde hiçbir tenin dokunamayacağı bir boşluk. İnsanlardan kaçtıkça insan olmayı unutuyorum. Gittikçe bir hayalete dönüşüyorum; varla yok arasında, yaşayan bir yokluk. Pessoa'nın dediği gibi: "Ben olmasaydım, kim fark ederdi?" Bazen düşünüyorum da, belki ben sadece acıya anlam arayan biriyim. Aşkı da bu yüzden hep kaybedeceğim, çünkü ben onu ararken herkes başka bir şeyin peşinde. Ben ilahi bir yangın sanıyorum, onlarysa sadece bir kıvılcım arıyorlar, geçip gitsin diye. Ve ben, içimde yanarken kül olan her şeyle biraz daha eksiliyorum. Ben artık sadece yazabiliyorum. Sevemiyorum, bağlanamıyorum, inanamıyorum. Kalbim bir müze gibi: her şey yerli yerinde, ama hiçbir şey canlı değil. Beni biri kurtarmazsa, ben hep burada kalacağım. Kendi kendimin son cümlesi olarak.
Edebiyat
Kaçmazsın içindeki kalabalıktan
“Ne yaptın ki bugüne kadar?” dedi biri. “Kim dinledi seni gerçekten?” diye sordu bir diğeri, sesindeki tanıdıklık ürkütücüydü. Belli ki hepsi bendendi. Benden doğmuş, bana karşı büyümüş, bana rağmen konuşmaya devam eden bir ordu. Ve ben... direnmiyordum bile. Sanki bu uğultunun içinde doğmuş, onunla nefes alır hale gelmiştim. İçimde bir mahkeme kurulmuştu; yargılayan da bendim, cezalandırılan da. Her düşünce, kendini açıklamaya çalışan bir tutuklu gibiydi ama hiçbirine savunma hakkı tanınmıyordu. Çünkü bu düşünceler, anlaşılmak istemiyordu. Dinlenmek istiyordu. Sadece var olmak, sadece bağırmak, sadece içimi lime lime edecek kadar yankılanmak... Biliyor musun, en kötüsü susturamamak değil. En kötüsü, onları susturmak istememek. Çünkü bir yerden sonra, o düşüncelerle özdeş oluyorsun. Onlar olmadan kim olduğunu bilmiyorsun. Onlarsız sessizlik bile korkunç geliyor. Çünkü sessizlik sana başka bir şey söylüyor: Hiçliğini. Düşüncelerimle yaşıyorum artık, ama yaşamak dediğime de bakma; bu bir yaşam biçimi değil, sadece uzayıp giden bir bekleyiş. Bir kapının açılmasını bekliyorum. Ama içeriden dışarıya doğru açılan bir kapı değil bu. İçeriden daha da içeri açılan bir kapı. Belki de delilik, düşüncelerin artık kelime olmaktan çıkıp birer oda haline gelmesidir. Ve sen, her gece başka bir odada uyursun. Her biri kendine ait bir karanlık, bir yalnızlık barındırır. Ve senin yatağın, artık sessizlik değil, sesin kendisidir. Eğer okuyorsan bu satırları, bil ki anlıyorum seni. Çünkü senin de içinde bir uğultu var. Ve bu satırları okurken, o sesler de dinliyor. Belki susturamazsın onları. Ama onlar arasında senin sesin de var.
Edebiyat