Ben artık hiçbir şeye inanacak gücü bulamıyorum. Ne sevgiye, ne dostluğa, ne de iyi niyetin gerçekten bir karşılığı olduğuna. Hep bir şeyler verdim insanlara… duygumu, sabrımı, zamanımı. Karşılık beklemedim, sadece değer görmeyi umdum. Ama her defasında eksilen taraf hep ben oldum. Birileri hayatıma girdi, bir şekilde yer etti, sonra içimde iz bırakıp gitti. Ne uğruna yandım, ne uğruna dayandım… artık hiçbir anlamı yok gibi geliyor.
Seni sen yapan şeyler, bir başkasının umurunda değilse, ne anlamı kalıyor ki o çabanın? Hep bir yerden kırıldım, ama hâlâ sağlam kalmaya çalıştım. Dost gibi görünenler, çıkarları bitince gözünün içine bile bakmıyor. Sevgili dediğin, seni senden alıp sonra da bir yabancı gibi sessizce uzaklaşıyor. Schopenhauer’ın dediği gibi: “Hayat, sarkaç gibi acı ile sıkıntı arasında gidip gelir.” İşte ben o sarkacın tam ortasında salınıp duruyorum. Ne tam bir huzur, ne tam bir yıkım. Sadece sürekli içi boşalan, anlamını kaybeden anlar.
Bazen diyorum ki: belki de mesele kötü insanlara denk gelmek değil… belki de bu dünyada iyi olmaya çalışan biri, zaten baştan kaybediyor. Çünkü burası güçlü olanın değil, hissiz olanın hayatta kaldığı bir yer. Ben artık ne hissedebiliyorum ne de inanmak istiyorum. Biri gelip “Geçecek.” dese bile, içimden “Geçmeyecek.” diye fısıldayan bir yanım var. O kadar çok yandım ki, artık kendimi bile ısıtamıyorum.
Sessizce uzaklaşıyorum herkesten. Sesimi duyan olursa ne âlâ, olmazsa da sorun değil. Çünkü zaten bu çağrıyı duymak isteyen kimse kalmadı. Belki de bu yalnızlık benimle var olacak tek şey. Ve inatla bağırmasa da, sessizce “Artık yeter.” diyor içim… çoktan bıkmış gibi.