Requiem profil resmi
Requiem kapak resmi
Sosyoloji Türkçe-ingilizce
https://youtu.be/dzUnVytmjsQ
Öğretmen/sosyolog
Lisans,bilgi üniversitesi-istanbul universitesi
Istanbul-izmir
"Sözümüz silâhımızdır " "iktidar her yerde direniş de" kasıntı, edebî, entellektüel, ahlaklı, namuslu, ilkeli olanlar muhatap olmasınlar., 25 Kasım 1981
Erkek
1357 okur puanı
24 Ağu 2018 tarihinde katıldı.
Sosyoloji Türkçe-ingilizce
https://youtu.be/dzUnVytmjsQ
Öğretmen/sosyolog
Lisans,bilgi üniversitesi-istanbul universitesi
Istanbul-izmir
"Sözümüz silâhımızdır " "iktidar her yerde direniş de" kasıntı, edebî, entellektüel, ahlaklı, namuslu, ilkeli olanlar muhatap olmasınlar., 25 Kasım 1981
Erkek
1357 okur puanı
24 Ağu 2018 tarihinde katıldı.
  • İnsanlar 1960’lann başlarından 1970’lerin başlarına kadar olan dönemden çoğu zaman “cinsel devrim” olarak bahsetmektedir
    ama gördüğümüz gibi bu “devrim” aslında durup dururken olmamıştır. Cinsellik tarihçisi Hera Cook’un “uzun süren cinseldevrim” olarak nitelendirdiği şey. Aşk Yazıyla4 değil, ondan
    çok önce başlamıştır ve Barbara Ehrenreich, Dierdre English ve öteki yorumcuların da uzun zamandır belirttiği gibi, bu devrim
    esasen erkeklerin değil, kadınların cinselliğiyle ilgilidir.Bu devrimin çoğunlukla sessiz, ama gerçeklen de büyük boyutlarda gerçekleşen bir parçası da, bekârete verilen değerin
    temelden sarsılmasını kapsamıştır. Etkili doğum kontrol yöntemlerinin geliştirilmesi ve ulaşılabilir olmasının, bu sarsıntıya büyük katkısı olmuştur ve olmaya da devam etmektedir.
    Hamile kalıp kalmayacakları ya da ne sıklıkta hamile kalacakları, kaç çocuk doğuracakları, hatta doğumdan sağ çıkıp çıkmayacakları sorusu söz konusu olduğunda, kadınlar tarih
    boyunca kaderin insafına kalmıştır. Cinsel ilişki konusunda evli kadınların bile hissettiği çaresizlik ve korku, belirli bir cinsel birleşme vakasının riskli bir hamileliğe daha yol açıp
    açmayacağını bilememelerinin doğrudan bir sonucuydu. Evli olmayan kadınlar içinse hamilelik olasılığı tabii ki çok daha
    endişe vericiydi. Duygusal ve halta cinsel flört, İkinci Dünya Savaşı başladığında oldukça yaygınlaşmıştı ama cinsel birleşme yine de hâlâ çoğunlukla nişanlılığa ya da evliliğe saklanı-
    yordu çünkü kadınların sonunda hekâr anne olmaktan haklı olarak ödleri kopuyordu.
    İkinci Dünya Savaşı sırasında ve savaştan hemen sonra görülen, çok genç yaşta evlenme eğiliminin altmda yatan nedenlerden birisi buydu. Gençlik flörtü ve ona eşlik eden cinsel denemeler kural haline gelmişti ama kadınların evlenene kadar hamile kalmayacağı beklentisi tüm gücüyle ayakta kalmıştı. Uzayan dünya savaşının getirdiği duygusal ve toplumsal kar-
    gaşa başta olmak üzere, başka etkilerin de söz konusu olmasına karşın, bu durumun sonucu, gelinlerin birkaç on yıldır hiç olmadığı kadar genç olmasıydı. 1940’la 1959 arasında on dört-
    le on yedi yaş arasında evlenen kadınların sayısı Amerika’da %33 oranında fırlamıştır ve 1959’a gelindiğinde ilk defa evlenengelinlerin çeyreği, nikah masasına on dokuzuncu doğum gü-
    nünden önce oturmuştur. İngiltere’de de evlilik yaşında buna benzer ama daha az çarpıcı bir düşüş yaşanmıştır: 1926'yla 1930 yıllan arasında ilk kez evlenen gelinlerin çoğu yirmi altı yaşma yaklaşmışken, bu tarihten sonra evlenme yaşı sürekli olarak düşerek 1960’larda yirmi üç yaş civannda seyretmiştir.
    Evliliğin daha erken yaşta gerçekleşiyor olması hiçbir şekilde, gençlerin evliük öncesi cinsel ilişkiye girmek yerine evlendiği
    anlamına değil (İngiltere’de yapılan ulusal bir araştırm a, 1950’lerde evlenen kadınların % 46’smın bakire olarak evlenmediğini ortaya çıkarmıştır), evlilik öncesi cinsel ilişkiye gi-
    renlerin kısa süre sonra evlenmelerinin daha olası olduğu anlamına gelmekledir. Erken evliliğin bu dirilişi bazı insanların,
    Caz Çağı’na özgü aşırılıkların yerini yeniden, evliliğe ve aileye öncelik tanıyan daha “geleneksel” bir anlayışa bıraktığına
    inanmasına yol açmıştır. Aynı yorum, 1950’lerde uzay çağının mutlu ev kadınının yeniden göklere çıkarılması için de sunulmuştur. Ancak sonradan bu varsayımların vaktinden evvel or-
    taya atıldığı görülmüştür.
    Bu zamanın insanlarına göre, kadınların cinsel bağımsızlığına engel olan en büyük şeyin üstesinden gelinmişti. Elimizde
    olan kayıtların gösterdiği kadarıyla kadınlar eskiden beri, çoğu zaman ciddi risklere girerek hamileliği önlemeye çalışmıştır.
    Hamileliği önleme yollan tarih boyunca, çoğu zaman elde etmesi zahmeili, zor ve pahalı olan; kullanması hoş olmayan ve
    hatta halsizlik yaralan ve çoğunlukla erkeklerin işbirliğine dayalı yöntemler olmuştur. Üstelik, verdiği zarara bir de hakaret
    eklercesine bu yöntemlerin birçoğu kesin bir önleme sağlamıyordu. Ve sonra dünya değişti: Hormonlann laboratuarda bir-
    leştirilmesinde kaydedilen çeşitli yeniliklerin ardından ilk doğum kontrol hapları, 1957’yle 1960 yıllan arasında lngihere ve
    Amerika piyasalanna sürüldü.
    Doğum kontrol lıapı, doğum kontrolü harekelinin başlangıcından beri, hamileliği önleme yöntemlerini savunan eylemci-
    lerin hayali olmuştu: Marie Stopes 1928'de, “basil bir hap ya da ilaç” şeklinde bir doğum kontrol yöntemi için talebin, lıayal edilemeyecek kadar büyük olacağım belirtmişti. Haklıydı
    da. Doğum kontrol hapı ilk başta sadece evli kadınlara veriliyordu ama 1960’ların ortalarına gelindiğinde, Amerika’daki
    evli kadınların neredeyse üçte biri ve İngiltere’deki işçi sınıfının daha genç olan çiftlerinin yaklaşık % 25’i hapı kullanıyor-
    du. Bu yüzdeler daha sonra daha da arttı.
    Hapın güvenilirliği, kullanımının sorunsuz ve uygun olması, popülerliğini daha da artırdı ama birçok kişinin hapı bu kadar hızlı benimsemesinin nedeni sadece bunlarla sınırlı değildi. Tarihte ilk defa kadınlar, hem gerçek anlamda hem de simgesel anlamda seksle hamileliği birbirinden ayırabiliyordu.
    Doğum kontrol hapının, cinsel ilişkiye girildiğinde alınması gerekmiyordu. Üstelik hap doğrudan genital organları da işe
    karıştırmıyordu. Doğum kontrolü artık tamamıyla gözden uzak bir yerde ve kadının kendi girişimiyle yapılabilirdi.
    Lara Marks’ın da belirttiği gibi, bu eşi benzeri görülmemiş kontrolün ironik sakıncaları yok değildi. “Ağızdan alınan bu
    doğum kontrol yöntemi hamilelik riskini azaltarak, kadınların daha önceden cinsel birleşmeyi reddetmek için kullandığı
    güçlü psikolojik silahın kuyusunu kazmıştır. Sonuçta erkekler artık, cinsel ilişkiye girmenin riskli olmadığını, bu yüzden de
    yapmamaları için ortada bir neden kalmadığını ileri sürebilirdi. Bu bağlamda doğum kontrol hapı, cinsel birleşmeye ilişkin
    beklentileri değiştirmiştir. Cinsel ilişki artık bazı çiftlerin gündeminde, hamilelikten kaçınma yollarından biri olan şiddetli
    okşama gibi farklı türden cinsel etkinliklere göre çok daha başa yerleştirilmiştir.”
    Bu anlayış, doğum kontrol hapının piyasaya girmesiyle, 1960'ların sonları ve 1.970’lerin başlarında yaşanan cinsel devrim arasında bir bağlantı olduğuna dair yaygın inanış konu-
    sunda da bir görüş açısı sunar. Aşk Yazı’nın ve bununla bağlantılı olayların, doğum kontrol hapının piyasaya çıkmasının
    hemen ardından hızla ortaya çıktığından şüphemiz olmasa da, bu ikisi arasında bir neden-sonuç ilişkisi olduğuna işaret eden
    hiçbir kanıt yoktur. Hap kesinlikle doğum kontrolünde bir devrim etkisi yaratmış ve kadınların ilk defa, hamile kalmaolasılığından çok zevk almayla ilgilenen bir kadın heterosek-
    süelliği kavramı geliştirmesini mümkün hale getirmiştir. Ama Elizabeth Siegel Watkins gibi tarihçilerin dogrn bir şekilde belirttiği gibi, “1960’larda ve 1970’lerin başlarında nüfus araştırmacıları dogıım kontrolü devrimini belgelemek için evli kadınların doğum kontrol alışkanlıklarına yoğunlaşırken, sosyolog-
    lar, cinsel devrimi çalışmak için evli olmayan kadınların cinsel tutumlarım ve etkinliklerini araştırmıştır. Gazeteciler, aynı zamanda gerçekleşen bu iki değişimi birleştirmiş ve Hapı cinsel devrimin simgesi olarak gösteren kalıcı bir izlenim yaratmıştır.
    Bilimciler ve halk da bu hap yorumunu kabul edip geliştirmiştir” (vurgu orijinal).
  • Requiem paylaştı.
    Ne mutlu sana ey güzel ülkem...

    Kişisel ahlaktan tamamen yoksun toplumsal ve dinsel ahlaklarıyla(!); duygularına, yaşamına, bakışına, var oluşuna tatlı tatlı(!) bıçak dayayan muhafızların var .

    Ahlaksızlıktan ölürdün alimallah!
  • Requiem paylaştı.
    Irkçılık, bir Kürdün "ben Kürdüm, anadilim Kürtçedir, ben Kürtçeyi yaşamın her alanında kullanabilmek istiyorum" diyebilmesi değil, diyememesidir.

    /alıntı
  • Requiem paylaştı.
    !!!
  • Requiem paylaştı.
    235 syf.
    ·Puan vermedi
    1888’de, Norveç’in en büyük yayın kuruluşlarından biri olan Politiken gazetesi ve bağlı dergilerin yayın müdürlerinin oluşturduğu toplantı salonunda hararetli bir konuşma yapıyordu Genel Yayın Sorumlusu Edvard Brandes;
    -Arkadaşlar, aynı durumda siz olsaydınız, inanın başka türlü davranmazdınız. Ondan daha düşkün bir başka insan pek az görmüşümdür. Düşkünlüğü elbisesinin yırtık pırtık oluşundan değildi yalnız. Ya o yüzü… Çok uzundu getirdiği müsvedde; tam geri veriyordum ki, birden bire gözlerini, gözlerindeki ifadeyi gördüm. Geri çeviremedim, hiçbir şey diyemedim…
    Politiken’e bağlı Ny Jord adlı derginin yayın müdürü, genel yönetmenle çatışmayı göze alamıyor, ancak sözü edilen romanın kendi dergisinde parça parça da olsa yayınlanması fikrinden hoşnutsuzluğunu da dile getirmek istiyordu.
    -Peki, Bay Brandes, şunu söyler misiniz bana: bundan sonra, zavallı, acınacak bir görüntüyle karşımıza çıkacak insanların yazdıklarını değerlendirirken ve içimizdeki acıma duygusunu mu yoksa bu güne dek yaptığımız gibi yeni ve ışıltılı yazıları mı ölçü alacağız eserleri dergimizde yayınlamak için?
    Edvard Brandes, herkesin önünde aldığı bu sert eleştiriden hoşlanmamış ve hemen yanıtını patlatıvermişti dergi müdürüne;
    -Ben size durumu açıklamak için bu kadar anlattım bayım. Bir yazının karakteri yazan bir insanın gözlerinde ancak bu kadar belli edebilir kendini. Hayır diyemeyişimin beni yanıltmadığını görmek istiyorum. Hala kafanızda sorunu çözemediysem, belki başka bir iş yerinde sorunsuz bir iş yapmayı düşünebilirsiniz.
    Sesler bir anda kesildi. Ve 1888’de Ny Jord dergisinde yazarının ismi basılmadan yayınlanmaya başlayan bu roman, sonraki yıllarda bir edebiyat klasiği olarak yerini aldı edebiyat tarihinde. Edvard Brandes iki yıl bile geçmeden sözü edilen müsveddeleri, ilk kez kitap olarak basacak ve önsezilerine duyduğu güven yüzünden, Politiken’deki yerini daha bir sağlamlaştıracaktı.
    4 Ağustos 1859’da Norveç’in Gudbrandsdal kentinin Lom kasabasında; Pederson adında bir çocuk doğar. Ömrü boyunca; veremi yenecek, açlığı yenecek, çaresizliği bütün duyumlarıyla hissederken Nobel Edebiyat Ödülü’nü alacak, ülkesinin büyük edebiyat ödülünü reddedecek, dünya yazarlarının içine girecek, serserilik edecek ve ömrünün son dört senesinde de yargılanıp vatan haini ilan edilecek bir çocuk…
    1876’da kanatlarının farkına varan Pederson, on yedi yaşının coşkusu ve kalabalık ailesinin çektiği sefalet yüzünden, ülkesi içinde, daha sonraları yazacağı romanlarının eşsiz kahramanlarını tanıdığı yolculuklarına başlar. Ama bu yolculuklar ne bir gezidir ne de keşif. Sırt çantasına doldurduğu tarak, kalem, kibrit, mum gibi malzemeleri satmaya çabalayarak, hem kendi yoksulluğunu hem de ailesinin “rahip ol” baskısını yenmeye çabalar. Yeni yerler, yeni insanlar onda daha uzaklara bakma fikrini geliştirir. Cebinde karnını zor doyurduğu bir parayla bakacağı uzaklığın sınırları, üzerinde bulunduğu karla kaplı sokağın sınırlarını geçmez. Çalışamadığı günlerden birinde, zaman geçirmek ve karla kaplı yolların açılmasını beklerken, tanıdığı dükkanlardan birinden eline geçirdiği, büyük şair İbsen’i okur ilk kez. Çarpılır. Sözün tam anlamıyla daha uzaklara bakabildiğini fark eder. Oturur bir şiir yazar. Artık satamadığı kibritler, mumlar ikinci plana itilmiştir. Şiirinin uyduruk bir kasaba matbaasında basılıp, iki üç kişi tarafından okuduğunu görmek sevinçten delirtir bizim çerçiyi. Ardından bir de kısa roman “Esrarengiz Adam”ı yazar. Hiçbir sanatsal değeri olmayan bu kısa romanı, “Bir Karşılama” adıyla yayınlanan diğer bir kısa romanı izler. Artık kararını vermiştir. Yazar olacaktır genç Pederson. Bu işi çok sevmiştir. Kitabını özene bezene yerleştirdiği zarfa hayranlıkla bakar. Zarfın üzerindeki adres, Gudbrandsdal’ın Lom kasabası; yani ailesinin adresidir. İçindeki çocuğu türlü bahanelerle yatıştırarak babasının yanıtını beklemeye başlar. Yanıt, Norveç havası gibi soğuktur. Mektup kağıdı Pederson’un elinde donar: “İyi evladım, güzel, çok güzel. Kitap yazmışsın. Ama artık bir baltaya sap olmanın zamanı gelmedi mi? Aile dostumuz Lensmann’ın bir katip aradığını duydum. Onun yanına git. O sana bir iş ayarlayabilir…”
    Ardında bir düş mezarlığı bırakan Pederson, dişini sıka sıka Lensmann’ın yanında katipliğe başlar. Bir tek avuntusu vardır; resmi makamların yazışmalarını yapan bu adamın bürosu o günlerde en büyük Norveç şairi kabul edilen Björnson’un kitaplarıyla doludur. Hayatı boyunca takmak zorunda olduğu kelebek gözlükleri o günlerin armağanıdır Pederson’a. Daha fazla dayanamaz ve bir gün, bir telgrafçıyla evlenen çocukluk aşkını anlattığı “Björger” adlı öyküsünü vurup koltuğunun altına ve bu kez ardına bile bakmadan, büyük kent Oslo’nun yolunu tutar. Kararlıdır. Ya bu iş olacak ya da açlıktan ölecektir. Kimlere kimlere gitmez ki? En sonunda büyük şair Björnson’un muhteşem köşküne girmeyi bile başarır ama sonuç: “Bu yazdıkların beş para etmez. Vazgeç bu işten.” Olur. Girdiği işlerde tutunamıyor, açlık gitgide bastırmaya başlıyordu gırtlağına. Çok geçmeden bir yol yapım firmasında iş bulur. Orada okuma fırsatı daha geniştir. Neredeyse hiç okula gitmemiş Pederson, öyle bir okur ki burada, Strindberg üzerine seminer verecek kadar çok… Altı kişi dinler seminerini. Yılmak var mı Pederson? Yok… Ama yirmi iki yaşında, yazarlık adına açlıktan ölmek tehdidiyle karşı karşıya daha ne kadar dayanabilir? Düşler ülkesi Amerika’yı yeniden keşfeder Pederson. Ve bir zenginin yardımıyla pırr uçuverir o uzak ve hiç olmazsa açlığın olmadığı büyük ülkeye. Bir arkadaşının kereste fabrikasında iyi de bir iş bulur. 1884 yılı her şeyin yoluna girmeye başladığı yıl olacakken, bir sancı göğsünde, bir öksürük krizi, boğulacak sanır kendini. Kan tükürmeye başlar. Teşhis veremdir. “Bir iki aya kalmaz açlık ve parasızlık diye bir derdin kalmayacak.” Ne demek şimdi bu? Adam yirmi beş yaşında ölür mü hiç?
    Bari memleketimin topraklarında öleyim düşüncesiyle ve Amerika’yı bırakıp geminin kıçında, Oslo’ya yolculuk başlar. Ha bu gün ha yarın derken bir türlü gelmez son gün. Canı cehenneme ölümün diye bir küfür savurarak soğuk Norveç rüzgarına, yeniden çok sevdiği yazılarına başlar. Bir mikrop gibi kanına işlemiştir yazmak aşkı. Zaten başka türlü nasıl yazılır ki?
    Amerika’da okuduğu ve hayran olduğu Mark Twain’le ilgili bir makaleyi gönderdiği gazete bu küçük makaleyi yayınlayacak ve yanlış bir dizgi yüzünden edebiyat tarihine geçecek bir isimi ilk kez lanse edecektir. O güne dek Knut Pederson Hamsund olan isim, “d”siz ve “Pederson”suz, “Knut Hamsun”a dönüşecek ve edebiyat dünyası bu ismi hak ettiği yere koyacaktır. Ancak bu makalenin ardı gelmeyecek; hemen kapının arkasında kırmızı gözleriyle bekleyen açlık yeniden hücuma geçecektir. Verem merem de yok. Ya bir mucize oldu ya da doktorun teşhisinde bir hata var. Öyleyse direngen bir aşkla ve bu kez daha da umut dolu olarak ver elini Amerika yeniden…
    Her yolculuk ya da her yeni insan bir öyküdür yazar için. Çünkü “her yüz bir öykü yazar.” Tramvaylarda biletçilik, okuduğu kitaplara dalıp, durakların isimlerini karıştırması yüzünden fiyaskoyla biter. Şansını her zaman hayran olduğu köy yaşantısında denemek ister. Dakota’da ırgatlık yapmaya başlar Knut Hamsun. Yıllar sonra yazılacak “Serserilik Günleri” ve “Bozkırda” eserleri bu günlerin mirasıdır kalemine.
    Amerika her ne kadar açlığın olmadığı bir yer olsa bile, çağ şiddetle kendini yeni bir çağın üzerine deviriyor ve Avrupa yeni buluşlarla, sanattaki renkliliğiyle göz kırpıyordu yine. Daha fazla dayanamaz ve bir gemiye atladığı gibi Oslo’ya gider Knut Hamsun. Gemi Oslo limanına yaklaşır ve demirler. Bir gün sonra Kopenhag’a devam edecektir. Hamsun, gecenin karanlık ellerinden alıp boğazını, Oslo’nun ışıklı gecesine çevirir yüzünü. Dayak yemiş bir köpek yavrusu gibi kapandıkça kapanır içine. Oslo ağzını açmış bir canavar gibi, yerleri sarsa sarsa üstüne gelir. Açlık olarak kendini gösteren bu canavar, uzun çatallı diliyle Knut’un gözünde tam bir kabusa dönüşür. Güvertede saklanabileceği en karanlık köşeye kaçar. Bütün gece hızla çarpan yüreğiyle hesaplaşır Knut. Kimdir? Yazar olmaya çabalayan bir serseri, bir göçebe… Parası olmayan ve Oslo’nun onu bir lokmada yutabileceği kadar küçük biri. O gece inmez gemiden ve el yordamıyla cebinden çıkardığı kurşun kalemiyle sigara kağıdına küçücük küçücük yazmaya başlar. Yazdıkça o küçük sözcükler birbirine bulanır ve hızlanan bir sözcük çığına dönüşerek, gürültüyle akmaya başlar kaleminin ucundan. “Açlık” romanı o gece, o korkularla yazılmaya başlarken, Kristiania yani Oslo laneti de bu romanla yenilmeye başlar: “Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gitmediği o garip şehir Kristiania’da aç açına sürttüğüm günlerdeydi. Tavan arasında uyanık yatıyordum…”
    Sonra açlık, midesindeki yangını kalemine de taşır ve gözlerinde bir umutla Politiken gazetesine doğru yönlendirir Knut’u. Roman eskizlerinin düzeltmelerini bile yapamadığı o değişik kağıt parçalarının üst üste gelerek oluşturduğu zavallı roman, edebiyat tarihine bir klasik diye geçer. Romanın Ny Jord’da isimsiz yayınlanmaya başlamasıyla sadece edebiyat tarihi eşsiz bir roman kazanmaz, tarihsel bir lanet yenilmiş olur aynı zamanda.
    Sonra ailesi gelir romanlarına, sonra çerçilik ederken İbsen’in bir kitabını okuyarak bulaştığı bu hastalıklı yaşayışın büyük ustası Björnson ve diğerleri, ardından Dakota’daki köylüler, on beş yaşındaki sevgilisi ve merhaba dediği herkes neredeyse. Bunlar hayatın sancılarını getirirler loş ışıklı odasına Hamsun’un. Ve hepsi açlığını hatırlatır ona. Bir yanıyla tutkuya dönüşen bir insan sevgisini yazarken diğer yanıyla yalnızlığı seçer o.
    1929’da Norveç Edebiyatçılar Birliği kupasını verirler ona. Bu ülkesinin en büyük edebiyat ödülüdür. O güvertedeki yalnızlığını hatırlar. Gecenin iki karanlık el gibi boğazını sıktığını ve Oslo’nun bir dev heybetiyle onu yutmaya hazırlandığını düşünür sürekli. Ve ödülü reddeder. Psikolojisindeki deprem çok hasar vermiştir Knut Hamsun’a. Uzaklaşır insanlardan. İlerleme ve uygarlık denilen şey ona göre vahşi kapitalizmden başka bir şey değildir. O arı, üstün bir insanlık özlemektedir. Her şeyden uzağa gider. Bir tek, hastalık boyutuna gelen yazmaktan uzak kalamaz. 1894’de “Pan”, 1899’da “Victoria” düşer edebiyat dünyasına. Norveç Edebiyatı dünyayı sallar o yıllarda. Köylülerin basit fakat sağlam hayatı ilk kez bu kadar yüceltilir. Onların tedirgin, silik, sıradan hayatlarının oradan oraya savrulması ve toprağın gücü ilk kez bu kadar kuvvetli bir şekilde kutsanır. Doğa ve insan ruhu birleştirilir ve vahşi kapitalizm yerlere çalınır. 1910’lu yıllarda “Sfelfos Kenti” ve “Zamanın Çocuğu” ilerlemenin toprağı öldürdüğüne dair birer eleştiri anıtı gibi dikilir kapitalizmin önüne. Ancak hayatı boyunca acı çeken bir yalnız adamın kendisinden başka yazacağı ne olabilir? Bir kurşun kalemle başlayan hikayesi; 1906’da “Sonbahar Yıldızları Altında”, 1909’da “Hüzünlü Havalar” ve nihayet 1912’de “Son Mutluluk” adlı eserleri onu yaşam tahliline götürür ve bu trilogyanın ortak adı olan “Göçebe”, 1920’nin altın kitabı olarak, Hamsun’a bir çeşit özür niteliğindeki Nobel’i getirir. Bir kır senfonisidir bu. Tamamıyla kendi öyküsüdür yazarın. Ama Nobel şaşırtmamıştır kimseyi. Çünkü ödülden üç sene önce, 1917’de yayınlanan “Dünya Nimeti”, Nobel kazanmış bir diğer İskandinav yazarı olan Selma Lagerlöf’den alınabilecek en iyi eleştirilerden birini almıştır: “Dünya Savaşı olurken, milletler, ordular yüz yıllardan miras bunca emeği kırıp parçalarken, çiftçinin, göçmenin yaratmaktan duyduğu hazzı anlatan kitabın için seni tebrik ederim…”
    Her ne kadar halkçı bir yazar olarak anılmasa bile psikolojik nesnelliğin babalarından kabul edilen Knut Hamsun, trajik yaşamını yine trajik ancak bu kez utanılacak bir lekeyle tamamlamıştır. 1948’de, II. Dünya Savaşı suçlularının yargılandığı bir Norveç mahkemesinde sanık sandalyesinde otururken görürüz Hamsun’u. Yargıç suçlamayı okur: “Alman faşizmiyle iş birliği yaptınız. Yazdığınız yazılarla faşizmi desteklediniz… Sonuç, mahkum edildiniz. Mahkumiyetinizle ilgili söyleyecek bir şeyiniz var mı?” … Yok. O söyleyeceğini açıklıkla söylemiştir zaten. Belki hayatı boyunca gırtlağında yumruğunu hissettiği açlığın bir daha kimse tarafından yaşanmaması dileğiyle, Hitler’in parlak söylevlerine aldanmıştır, kim bilir? Bunu herkes kendince bir yerlere bağlayabilir. Ancak bilinen ve herkesin kabul ettiği şu ki; bu ağır lekeyi sadece dört yıl taşıyabildiği ve 19 Şubat 1952’de, Norholm’de bir daha hiç aç kalmayacağı bir yere sırtında büyük bir faşist damgasıyla giderken, 93 yaşında olduğudur.
  • Requiem paylaştı.
    Dua etmeyi bırak ve göğsüne yumruk atmayı bırak!
    Yapmanı istediğim şey, dünyaya çıkıp hayatının tadını çıkarman.
    Eğlenmeni, şarkı söylemeni, eğlenmeni ve senin için yaptığım her şeyin tadını çıkarmanı istiyorum.

    Kendi inşa ettiğin o soğuk, karanlık ve soğuk tapınaklara gitmeyi bırak ve benim evim olduğunu söylüyorsun!
    Evim dağlarda, ormanda, nehirlerde, göllerde, plajlarda. Yaşadığım yer ve sana olan aşkımı orada ifade ediyorum.

    Sefil hayatın için beni suçlamayı bırak; sana hiçbir zaman yanlış bir şey olduğunu ya da günahkar olduğunu ya da cinselliğinin kötü bir şey olduğunu söylemedim!
    Seks sana verdiğim bir hediyedir ve aşkını, ecstasy, sevincini ifade edebileceğin bir hediyedir. O yüzden seni inandırdıkları her şey için beni suçlama.

    Benimle hiçbir ilgisi olmayan sözde kutsal yazıları okumayı bırak. Gün doğumunda, bir manzarada, arkadaşlarının gözlerinde, küçük oğlunun gözlerinde beni okuyamıyorsan...
    Beni hiçbir kitapta bulamazsın!
    Güven bana ve benden istemeyi bırak. Bana işimi nasıl yapacağımı söyleyecek misin?

    Benden bu kadar korkmayı bırak. Seni yargılamıyorum, eleştirmiyorum, sinirlenmiyorum, rahatsız etmiyorum, cezalandırılmıyorum. Ben saf aşkım.

    Benden özür dilemeyi bırak, affedilecek bir şey yok. Eğer seni ben yaptıysam... seni tutku, sınırlamalarla, zevklerle, duygularla, ihtiyaçlarla, tutarsızlıklarla... Özgür iradeyle doldurdum... Sana koyduğum bir şeye cevap verirsen seni nasıl suçlayabilirim? Seni olduğun gibi olduğun için nasıl cezalandırabilirim? Sence tüm çocuklarımı sonsuza kadar kötü davranan bir yer yaratabilir miyim?
    Nasıl bir tanrı bunu yapabilir?

    Her türlü emirleri unut, her türlü yasayı unut; bunlar seni manipüle etmek için, seni kontrol etmek için, sadece senin suçluluk inanan.

    Benzerlerine saygı göster ve kendin için istemediğin şeyi yapma. Senden tek istediğim hayatınıza dikkat etmen, uyarı durumunun rehberin olması.

    Sevgilim, bu hayat bir test değil, bir basamak, bir adım, ne bir prova, ne de cennete doğru bir başlangıç. Bu hayat şu anda ve şu anda ihtiyacın olan tek şey.

    Seni tamamen özgür kıldım, ödül yok, ceza yok, günahlar yok, erdem yok, kimse skor taşımıyor, kimse kayıt tutmuyor.
    Hayatında bir cennet veya cehennem yaratmak için kesinlikle özgürsün.

    Bu hayattan sonra bir şey olup olmadığını söyleyemem ama sana bir tavsiye verebilirim. Olmamış gibi yaşa. Sanki bu senin zevk almak, sevmen, var olmak için tek şansın.

    Yani eğer hiçbir şey yoksa, sana verdiğim fırsattan zevk almış olacaksın. Ve eğer varsa, sana iyi mi kötü mü diye sormayacağım, sana soracağım beğendin mi? Eğlendin mi? En çok neyi beğendin? Ne öğrendin?...

    Bana inanmayı bırak; inanmak tahmin etmek, hayal etmektir. Bana inanmanı istemiyorum, beni kendine hissetmeni istiyorum. Sevgilini öptüğünde beni hissetmeni istiyorum, küçük kızını yatırdığında, köpeğini okşadığında, denizde banyo yaparken.

    Beni övmeyi bırak, nasıl bir bencil tanrı olduğumu düşünüyorsun?

    Övünmekten sıkıldım, teşekkür edilmekten bıktım Minnettar hissediyor musun? Bunu kendine, sağlığına, ilişkilerine, dünyaya göz kulak ol. İzlendiğini hissediyorsun?... Neşeni ifade et! Beni övmenin yolu bu.

    İşleri zorlaştırmayı bırak ve benim hakkımda öğrettiklerini tekrar etmeyi bırak.

    Emin olan tek şey burada olduğun, yaşadığın, bu dünya harikalarla dolu.

    Neden daha fazla mucizeye ihtiyacın var? Neden bu kadar çok açıklama var?

    Beni dışarıda arama, beni bulamayacaksın. Beni içeride bul... işte buradayım, senin içinde atıyorum

    Spinoza
Sosyoloji Türkçe-ingilizce
https://youtu.be/dzUnVytmjsQ
Öğretmen/sosyolog
Lisans,bilgi üniversitesi-istanbul universitesi
Istanbul-izmir
"Sözümüz silâhımızdır " "iktidar her yerde direniş de" kasıntı, edebî, entellektüel, ahlaklı, namuslu, ilkeli olanlar muhatap olmasınlar., 25 Kasım 1981
Erkek
1357 okur puanı
24 Ağu 2018 tarihinde katıldı.

Şu anda okudukları 41 kitap

  • Pi
  • Çi
  • Fi
  • Cinsel Devrim
  • Lüks Ve Şiddet
  • Postmodern Göstergeler
  • Bilim: Dört Bin Yıllık Bir Tarih
  • Nietzsche'nin Sorrento Yolculuğu
  • Çokluk
  • Sahilde
  • Willard ve Onun Bowling Kupaları
  • İtaatkar
  • Yabancı Kucak
  • Ademden Önceki Yaşam
  • Damızlık Kızın Öyküsü
  • Alışveriş ve S*kiş
  • Kasap Fırıncı Şamdancı
  • Bekaretin "El Değmemiş" Tarihi
  • Porno
  • Çivisi Çıkmış Boklu Dünyanın Azgın Pompacıları
  • İlk Öpücük
  • Arabölge
  • Beyaz Zenciler
  • Balkon
  • Çarpışma
  • İnsan Postuna Bürünmüş Köpek
  • Günce
  • Tıkanma
  • Dövüş Kulübü
  • Görünmez Canavarlar
  • Deneyimler
  • Yatak Odasında Terör:sade
  • Azap Ortakları
  • Son İnsan
  • Şeyhülislam Fetvalarında Kadın ve Cinsellik
  • Afacan Çocuklar İçin Nanik Akademisi 1
  • Sodom
  • Kant'ın Eleştirel Felsefesi
  • Uçurtmam Bulut Şimdi
  • Osmanlı Şiiri Antolojisi
  • İnşaat Ya Resulullah

Okuduğu kitaplar 107 kitap

  • Taocu Sevişme ve Seks - Eski Çinlilerin Cinsel Esrime Yöntemi
  • Kürklü Venüs
  • Bir Kadının Zevk Anıları
  • Küçük Çükün Kitabı
  • Osmanlı'da Oğlancılık
  • Orgazmın Mahrem Tarihi
  • En Çok Kendisine Yabancıdır İnsan
  • Tanrıya Karşı Söylev
  • Fahişe
  • Kurgudan da Garip

Okuyacağı kitaplar 2 kitap

  • Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev
  • Tutiname

Beğendiği kitaplar 134 kitap

  • Pi
  • Çi
  • Fi
  • Cinsel Devrim
  • Lüks Ve Şiddet
  • Kurgudan da Garip
  • Postmodern Göstergeler
  • Gösteri Peygamberi
  • Bilim: Dört Bin Yıllık Bir Tarih
  • Nietzsche'nin Sorrento Yolculuğu
Okur takip önerileri
Daha fazla