Kimsesizler Coğrafyası; yıkımın yalnızca görünen tarafına değil, görünmeyen ağırlığına da bakıyor.
Hatay’da, enkaz başında başlayan bir bekleyiş… Anlatıcı orada tesadüfen Ali ile karşılaşıyor. İlk bakışta sıradan bir yas gibi görünen bu karşılaşma, yavaş yavaş çok katmanlı bir hayat hikâyesine dönüşüyor.
Ali’nin geçmişi, tek bir travmayla açıklanamayacak kadar derin. Çocukken savaşın ortasında ailesini kaybetmiş, ardından mülteci kamplarında büyümüş. Hayat onun için hiçbir zaman “yerleşmek” anlamına gelmemiş; daha çok sürekli hayatta kalmaya çalışmak olmuş.
Deprem ise bu zincirin son halkası gibi. Yalnızca fiziksel bir yıkım değil, yılların biriktirdiği acıların da yeniden kırıldığı bir an.
Kitap ilerledikçe, insanın en büyük yükünün bazen yaşadıkları değil, taşıyamadıkları olduğu hissi kalıyor geriye.Bu romanı okurken en çok zihnime kazınan şey, 6 Şubat depremine dair anlatılan sahnelerin olağanüstü canlılığı oldu.
Hat kaynaklı gecikmeler, müdahalenin saatlerce hatta yer yer günlerce aksaması… Enkaz başında bekleyen insanların çaresizliğiyle birlikte, hastanelerdeki sağlık çalışanlarının tüm imkânsızlıklara rağmen sürdürdüğü o yorucu ve kesintisiz çaba çok çarpıcı bir şekilde aktarılmıştı.
Sanki her şey o anın içinde yeniden yaşanıyordu; siren sesleri, yetişmeyen ekipler, yarım kalan müdahaleler… Bütün bu karmaşa yalnızca bir olay anlatımı değil, insanın hafızasında iz bırakan bir deneyime dönüşüyordu.
Okurken ağır geliyor ama tam da bu yüzden gerçek hissediliyor. Çünkü anlatılan şey sadece bir felaket değil; o felaketin içinde ayakta kalmaya çalışan insanların hikâyesi.
@inkilapkitabevi @av.zekeriyacetin Kaktüs Hanım #kimsesizlercoğrafyası