Sevgili Descartes'ın yazmış olduğu Ruhun Tutkuları bizlere hislerimizin vücudumuzdaki organlarla olan birebir bağlantısını anlatmaktadır. Yani bizler üzüldüğümüz, sevildiğimizde, güldüğümüz ve ağladığımız zamanlar aslında bunların her biri bazı organlarla bağlantılı. Bunun sonucunda neler olabileceğini anlatıyor. Sindire sindire ve sabırla okunmalı. Tabii ki herkesin okuyabileceği bir kitap değil ne yazık ki. Çünkü sıkılma olasılığı yüksek.
Ruhun TutkularıRené Descartes · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20201,845 okunma
Merhabalar herkese, nasılsınız? Ben biraz hüzün doluyum çünkü duygusal ve hassas bir kitap bitirmiş bulunmaktayım. Rob ve Anna'nın hikayesiyle tanıştırıyorum. İkili bir partide tanışırlar fakat asla asla uyumlu iki insan değildir. Anna jilet gibi bir insanken Rob dağınıktır ki zıt kutuplar ciddi anlamda birbirini çeker. Bir süre bu ikilinin sevgililik, flört dönemlerini okuyoruz. İkisininde hayattan beklentisi çok farklı. Anna sabit, stabil ve garanti bir hayatı tercih ederken Rob daha günlük, anlık ve plansız yaşayıp hayallere kapılan taraf. En büyük ortak noktaları birbirlerini sevmeleri ve her yönüyle iki taraf karşı tarafı kabul etmesi. Kısa bir süre evlenip, çocuk sahibi olmak isterler. Çocuklarını sürekli düşük nedeniyle hayatlarını kaybetse bile İkili birbirinden güç alır ve en sonunda çok kıymetli oğulları Jack doğar. Onu büyütmek, hayatlarına dahil olması ikili için büyük bir nimettir. Ciddi anlamda Anna ve Rob harika bir eşten sonra iyi bir ebeveyn olurlar bence. Hayatları istediği gibi ilerlerken Jack'e beyin tümörü teşhisi konur ve yine ikili bu süreci atlatmak için her şeyi yaparlar ve tam kurtulduk dediği andan çok kıymetli çocukları tekrardan hastalanır ve bunun dönüşü yoktur. Bu süreçte birbirini çok seven iki insanın yabancılaşma, depresyon ve çocuğunu kaybetme aşamasında olan iki ebeveynin acısını okumak kalır geriye. Gerçekten çok acı bir şey benim şahsen çocuğum yok fakat üç tane yeğenim can parçalarım var ki onlar benim için çocuğumdur. Düşseler, üzülseler içim parçalanırken can parçanın ölüme her gün daha yakın olmasını izlemek ve hiç bir şeye yapamamak bu dünyadaki cehennem olsa.. Ve bir dizide şu repliğe denk gelmiştim 'Annesini kaybeden öksüz babasını kaybeden yetim ismi veriliyor. Fakat çocuğunu kaybeden ebeveyne bir şey hiçbir şey
Gitmeden önce deli gibi okurdu. O çok sevdiği sert sırtlıklı koltuğunda; yatağında yastıklardan bir tepenin üzerinde. Kitaplar komodinin üzerinden dökülüp yerlerde birikirdi. Yabancı detektif romanlarını sever, dudaklarını sade bir tavırla büzer, kaskatı, hiç kıpırdamayan bir yüzle sayfaları yutardı.
Bazen gece uyandığımda ışığın hâlâ yanık olduğunu götürürdüm: Anna dimdik bir sırtla sert bir siluet gibi otururdu; kendisine hep öğretildiği gibi. Ona doğru dönsem bile uyandığımı fark etmez, bir sınava hazırlanıyormuş gibi sayfaları çevirip durarak kitabına bakmaya devam ederdi.