Yazarın bu otobiyografik eseri, günümüzün birçok sorununa karşılaştırmalı ve deneyimsel bir cevap niteliği taşıyor. Yazar, farkında olarak ya da olmayarak, yaşadığı deneyimler aracılığıyla uygarlığın söylendiği gibi bir ilerleme ya da toplumsal refah anlamına gelmediğini gösteriyor. “Cangıl”da geçirdiği dönemden bunu açıkça görebiliyoruz. Bir kadın olarak uygarlıkla tanıştığında, ilk kötülüğü erkekten ve erkeği temsil eden kurumlardan gördüğünü çarpıcı bir biçimde ifade ediyor.
Çocukluğundaki cangıl yaşamı, ahlaki değerleri, dayanışmacı yapısı ve toplumsal nitelikleriyle dikkat çekici. Var olan istisnai sorunların dışında; ekonomik, yönetimsel vb. günümüz sorunlarına alternatif bir yaşam biçimi sunuyor. Ancak cangıldaki bu doğal yaşam, küresel dünya düzeni ve onun dayattığı yaşam biçimi tarafından zamanla iğdiş ediliyor.
Çıplak ya da doğal coğrafi “elbiseleriyle” yaşayan cangıl çocuklarına, yazarın misyoner ailesi tarafından Hristiyan eğitim elbiselerinin giydirilmesi; bu doğal yaşamın yavaş yavaş dönüşümünü metaforik biçimde gözler önüne seriyor. Değişen yalnızca elbiseler değil; aynı zamanda ahlaki ve toplumsal değerlerdir. Yerine ikame edilen ataerkil zihniyet, güç ve iktidar merkezli yönetim anlayışı, toplum olma bilincini yitirmiş bir toplumsallığı doğuruyor.