Bu kitabı okurken kendimi bir hikâyenin içinde değil, bir hissin içinde yürüyormuş gibi buldum. Sayfalar ilerledikçe olaylardan çok, aralarda kalan boşluklar dikkatimi çekti. En çok da Ayvaz’ın bir türlü “tam olarak var olmayan” hâli… Onu bir karakter gibi değil, daha çok bir iz gibi hissettim. Geliyor, dokunuyor ve kayboluyor. Sanki bazı insanlar hayatımıza girmez de içimizde bir şeyi uyandırır ve gider.
Fahri dayının yaşadığı o kopukluk hâlleri, özellikle palmiyelere baktığı an, bende uzun süre kaldı. O sahnede dış dünya ile iç dünyanın birbirine karışması çok tanıdık geldi. İnsan bazen bir anın içinde dururken, sanki daha önce yaşamış gibi hisseder ya… Kitap o hissi çok güçlü verdi.
Elif’in hikâyesi içimi en çok acıtan yerlerden biri oldu. Onun yaşadığı dışlanma ve içten içe çöküş, çok sade ama ağır bir şekilde veriliyordu. Ayvaz’la kurduğu bağın onu iyileştirmek yerine daha da kırması beni düşündürdü. Bazı bağların insanı büyütmek yerine tüketebileceğini hissettirdi.
Kitabın sonlarına doğru Melike ile birlikte başka bir yere geçtim. Onun içindeki açıklayamadığı özlem duygusu bana çok tanıdık geldi. Özellikle “yaşanmamış bir şeyi hatırlıyor gibi olma” hâli… Bu duygu kitap boyunca en çok dikkatimi çeken şeylerden biri oldu. Sanki insan sadece yaşadıklarıyla değil, yaşayamadıklarıyla da dolu.
Yeraltına iniş sahnesi benim için kitabın kırıldığı yerdi. Orada artık anlatı tamamen çözülüyor ve hisler öne geçiyor. Melike’nin zaman duygusunu kaybetmesi, kendini boşlukta hissetmesi, ama aynı anda her yerde olma hâli… Bunları okurken ben de metinden kopup daha çok hissetmeye başladım.
En çok düşündüren şeylerden biri de kitaptaki “kitap” oldu. Yazarı olmayan, dili tam çözülemeyen ama yine de anlaşılabilen bir metin… Bu bana bilginin dışarıdan alınan bir şeyden çok,