03.14
Bir radyo programındayız. Mikrofonlar yönetici tarafından belirleniyor; fikirleri olanlar el işareti kaldırıp düşüncelerini beyan ediyorlar. Konuyu severek takip ediyorum. Tartışma öz bilincin oluşumu, “nasıl biriyim?” ve “nasıl biri olmalıyız?” soruları etrafında dönüyor.
Herkes fikirlerini söylerken bir tok ses geliyor; bu ses güçlü ve zayıf yönlerimizi gösteriyor, dezavantajlarımızı tane tane açıklıyor.
Söz alıyorum. Öz bilincin Sokrates’e göre kendini bilmek olduğunu söylüyorum. Erdemin, insanın kendi cehaletini fark etmesiyle başladığını ve bunun da sorgulamakla yol aldığını ifade ediyorum.
“Elindeki aynaya bak, sana hangi yolu gösteriyor?” diyor yönetici. Ellerim titrerken ayna yere düşüyor ve parçalanıyor. Parçalanmış aynada birçok Persona görüyorum. Her birinin kimliği ve rolü birbirinden farklı… Her biri farklı nehirlerden gelip bir araya toplanmış bir akarsu gibi bir bütün hâline gelmiş gibi görünüyor.
Sen bu topraklarda en çok Fırat’ı bilirsin. Aladağlar’ın eteklerinden kopup gelen Murat Nehri, padişahın sevdiği kızı alamayınca, muradını gerçekleştiremeyince döktüğü gözyaşlarıyla oluşmuş; gençlik baharı gibi akıp durulmuş.
Karasu, karalar bağlayan dul kadınların başlarındaki yemenilerle hatırlanan, hoyrat ve karanlık bir nehirdir; hâlâ nice canları almaya devam ediyor. Adı gibi karanlık… Suyun karanlık olmasından değil; kederden, genç kızlara kefen olmasından kararmış bir su…
Munzur gelir ve Karasu’ya karışır: saf, bilge, mucize dolu… Bak Fırat’a: birçok şeyden karışarak gelir; acı, gülümseme, ilim, irfan, vicdansızlık, ölüm… İnsan da aynı şekilde karışıktır.