Doppler Doppler’i okurken, insanın dağdaki yaşamı ile insanlardan izole bir varoluş arasında yaşadığı karmaşık duyguları, toplumun başarı dayatmasını anlamlandırmaya çalıştım. Ancak insanın doğada yaşaması, beraberinde biyoçeşitliliği bozma ve doğaya daha fazla yük olma ihtimalini de barındırıyor. İnsan, kapitalist sistemin tahribatından kaçarak doğaya dönmek isterken, acaba bu dönüş sürecinde doğaya daha fazla yük bindirip biyoçeşitliliği bozma tehlikesi yaratıyor mu? Tabii bu düşünceyi, yeryüzü kaynaklarını çok hızlı tüketmemizin doğa ile insan arasındaki makası açması şeklinde yorumluyorum. Bunun için başka tatmin biçimlerine, başka haz kaynaklarına, özellikle de bilgi edinmeye ve içsel yaşantımızı geliştirmeye öncelik tanımamız gerektiğine inanıyorum. Yaşadığı ve kendini kuşatan modern dünyadan kaçmak, tüm sorunları gerçekten ortadan kaldırır mı? Modern insan çeşitli stresler içerisinde debelenip duruyor; bu durum onu, bulunduğu ortamı terk ederek yalnızca geçici bir rahatlama sağlayan bir konuma sürüklüyor. Günümüzde de çok sayıda kampçı veya günübirlik metropolden ayrılan insanları gözlemliyoruz. Günlük koşturmacaların dağınık yığını hâline gelen hayatlardan uzaklaşmak isteyen insanlar görüyorum. Ama insanın içsel çatışmaları, duygusal yükleri ve sosyal bağları sadece kaçmakla çözülemez. Peki çözüm ne? Aradığımda sevginin eksikliğini görüyorum. Sevgi, insanın kendi dışındaki nesneler dünyasına ya da ötekinin varlığına inanmasını öğretir. Çoğu savaş veya toplumsal çalkantı sırasında insanlar günlük yaşamlarına devam etmekte; sevişmekte, dış görünüşlerine özen göstermektedir. Ama insanın kendi içindeki kargaşa, toplumsal kargaşadan çok daha ürkütücüdür. Doppler’in hoşnutsuzluk duyduğu şeylerin başında, her şeyin ve neredeyse her şeyin satılık olması gerçeği