Hayat galiba aslında daha sakin bir şey. Bazı anlarda dünyanın dönüşünün yavaşladığını, durgun dakikalar, saatler, günler hatta aylar geçtiğini bir anda fark ediveriyoruz. Ama bunu en net, kendi hayat akışının dışında başka hayatların da bir yandan akıp gittiğine şahit olduğumuzda fark ediyoruz. Aslında hayat daha sakin bir şey; bizim gördüğümüz kadar hengâmeli olmayan, sorumluluklarımızın ise acele gerektirmediği bir döngü içindeyiz.
Tam da bu noktada başka bir şey fark ediyoruz: Yaşamayı istediğimiz şeylere öyle keskin sınırlar koymuşuz, öyle hedeflere bağlamışız ki o koşullar sağlanmadığında — ki çoğu zaman sağlanmayacak — derin bir mutsuzluğa, çıkışı olmayan bir yola sürüklendiğimizi sanıyoruz. Oysa o kadar başka ki… Hedeflere ulaşamadığımızda da bir hayatın var olduğunu, üstelik odak noktamızın hayatımız olduğunu ve başka başka senaryolarla da olsa bu hayalini kurduğumuz hayatı yaşayabileceğimizi bilmiyoruz, anlamıyoruz.
Anlamadığımız şey, hayalini kurduğumuz hayatın başlangıcını çoktan yapmış olduğumuz ve şu an onu yaşıyor oluşumuzdur. Ve sırf o istediğimiz hayatı yaşayabilmek için ertelediğimiz ömrümüz… Aslında durum şu ki hedefe ulaştığımızda bize sanki ikinci bir hayat verilecek zannetmemizdir. Oysa şu ertelediğimiz ömrün devamı olacak. Ah, o ertelediğimiz hayatımız… O, yaşamayı umduğumuz bütün sorunlardan arınmış pembe hayat için istemeye istemeye katlandığımız ve kaybettiğimiz yıllarımız…
Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor: Sorun gerçekten sistem mi, yoksa iyice doyumsuzlaşan, keyif almayı bilmeyen, bunun atlatılması gereken bir engel, yıkılması gereken bir tabu olduğunu gören bizler miyiz? Bilmiyorum.
Belki de bu yüzden ölüm üzerine düşünmeye başladım: Hayatımda şu zamana kadar korkmadığım bir şey olduysa o da ölümdür. Çünkü bilinmezdi, çünkü