Bir zemin üzre doğduk. Zeminler üstünde yaşıyoruz. Boşluk da bir zemindir; sallantıda olmak da. "Muallak" bir zemin adıdır.
Türlü zeminlerdeyiz; tutunuyoruz. Tutunmasak da tutunamama zemini içindeyiz. Bedenimiz bir zemindir; ona tutunuyor, onunla görünür oluyoruz bu dünyada. "Ruhumuz" bir zemin; öfkelerimiz, sevinçlerimiz, düşüncelerimiz... Toplumumuz, politik yaşam kültürümüz (Yaşama biçimimiz, gelenek ve görenekler, bilgimiz, düşünce ve inanç sistemlerimiz; bilim, din, sanat, ahlak düzenimiz, değerlerimiz...) bunlar hep dayandığımız zeminler...
Zeminlerimiz ne kadar sağlam? Zeminlerimizin zemini var mı? Kimi varoluşçuların dediği gibi, biz insanlar, fırlatıldık mı boşluğa ya da evrene; yoksa ayaklarımızın altına zeminler konup, bize “haydi yaşa!” mı denildi? Zeminlerimizin farkında mıyız? İçimizden kimler, dayandıkları zeminlerin haritalarını çıkarabilir? Tek tek dayandığımız zeminlerin yanında, iki kişilik zeminlerimiz, üçlü, beşli, çoklu zeminlerimiz nelerdir, nasıl “özellikleri” var?
Şu sava ne dersiniz: “Bir insanı tanımak, onun zeminlerini tanımaktır”? Hangi zeminlere yaslandığını, hangi zeminlerin “ayakları altında kaçtığını, hangilerine nelerin neden dolayı tutunup, hangilerine tutunamadığını anlamaya çabalamak”...