Biliyor musunuz hayatın ne getireceği, getirirken de beraberinde ne götüreceği hiç belli olmuyor. Bunu her yaşımın her anında daha iyi idrak ediyorum ben. Hayatta hiçbir şey için asla denmemesi gerektiğini, konuşurken insanın dilini ısırması gerektiğini size bir dost olarak tavsiye ediyorum.
Börtü böcekler, uçuşan kelebekler, renk renk gökkuşakları için fazla büyüğüz sanki. Hayatın gerçekleri ise karanlığın içinde parıldayan koca bir ay gibi. Görmeyi bilen gözler, işitmeyi bilen kulaklar, hissetmeyi bilen gerçek bir kalp ve bunları yaşatacak sağlıklı bir bedenden başka bir şeye ihtiyacımız yok, çünkü tüm bunlara sahipsek eğer hayatı olduğu gibi yaşayabiliriz.
Hayat bazen bize eğriyi doğruymuş gibi gösteriyor. Doğru ne kadar varlığını haykırsa da, hatta bize kendini gösterecek yandaşlar bulsa da akacak kan damarda durmuyor ve yaşanması gereken yaşanıyor. Ve anladım ki ben, yaşanmadan söylenen doğrular yerini bulmuyor, çünkü gözler görmüyor, kulaklar duymuyor. Hayatın önümüze serdiğini yaşıyoruz biz. Kadere inanıp oluruna mı bırakmak lazım, yoksa asıl bizim müdahale ettiklerimiz midir kader bilmiyorum ve inanın daha ne çok şey bilmiyorum.
Karar verip ardına bakmaksızın koşmak mıdır doğru olan?
Bir kaplumbağa sakinliğiyle yaşayıp gitmek midir, yetinmek midir elindekiyle?
"Sen ne kadar doğru olursan ol karşındaki kişi yanlışsa bırak o kişiyi." (Ne kadar da doğru değil mi, biz doğru olabiliriz ama yanımızdaki insan ya da hayatımızdaki insan, bu eşimiz, arkadaşımız ya da başka birisi de olabilir. Eğer o yanlışsa bizi de yanlışa sürükler ve hayatımızı yerle bir edebilir. Ona verdiğimiz emeğe de çabaya da en önemlisi de zamanımıza yazık. Ah keşke bunun farkında olarak yaşayabilsek ah)
Bizler öncelikle kendimizle diyaloğu sağlıklı kurabilmeliyiz ki, başkalarıyla da kurduğumuz iletişim sağlıklı olabilsin. Kişinin kendisi ile iletişimi koptuğunda dış dünya ile de iletişimi kopar.