Zaten Ortodoks veya yenilenmiş psikanaliz(ler)in de psikiyatrinin de uğraştığı şey zihin yani psişedir ve organı (donanımı: hardware) da beyindir. Psikiyatri tarihinde epistemoloji sürekli tartışılmıştır. Adolf Meyer’in (1915) psikobiyoloji kavramını ortaya koymasını, Engel’in ‘biyopsikososyal modeli’ ve ‘genel sistemler teorisini’ insanın varoluşuyla bağlaması zenginleştirmiştir Jaspers (1963), Wernicke ve Freud’un metodolojilerini fazla kutupsal (polar) oldukları için eleştirmiş ve psikiyatride pluralist bir epistemolojinin gerekliliğini vurgulamıştır. Bu eklektik tavır da bazılarınca eleştirilmiş, bazılarınca desteklenmiştir.”
“Jung’un psişe modeli, işin içine kompleksleri, arketipleri ve ortaklaşa bilinçdışını kattığı için Freud’unkinden daha mı az değerli veya geçerlidir.Mesela, Freudyen yaklaşımın dinî inançları birtakım ego savunmaları sayesinde geliştirilen en azından ‘nörotik’ bir adaptasyon gibi görmesine karşın Jung yaklaşımının ortaklaşa bilinçdışı muhtevasını kabul edilebilir hâle getirdiği için bunların faydalı ve geçerli olduğunu iddia etmesinden hangisi daha doğrudur Bu fikir büyük mütefekkirin bitmeyen kavgasını çağdaş yansımaları olan genetik mühendisliğin ve psikobiyolojik sonucu ne olacaktır. Ortaklaşa bilinç dışını Tanrı arketipine açılan yol olarak gören Jung, libido kavramını da cinsellikten çok daha aşkın hayati (vital) enerji olarak ele alır”
“Peki, psikiyatri bilim midir? Biyolojik, psikofarmakolojik, sinirbilimsel, deneysel psikolojiden mülhemdir; alt dallarıyla bir bilim dalı olduğu kesindir. Buna karşılık yanlışlanabilme ilkesine ters düşen ve varsayımlarını a priori doğru kabul ederek sonuçları ona göre yordayan (prediction) psikanalitik ve sair teoriler bilimsel değildir; bilimselleşmek için bilimsel olan dallarla iş birliğine giderek doğru iş yapmaktadır. Klinik psikiyatri ise yanlışlanabilme ve gelişebilme ilkelerine uyduğu için bilimselidir.”
Maureen Murdock, bu kitapta kadının kendi içsel yolculuğuna, dişil doğasından kopuşuna ve yeniden bütünlüğe ulaşma sürecine değiniyor. Joseph Campbell’in Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’na bir yanıt niteliğinde yazdığı bu eser, kadının kahramanlığının erkeğin yolculuğundan ne kadar farklı olduğunu gösteriyor.
Kadının yolculuğu, dış dünyada güç kazanmak değil; içsel yaraları fark edip şefkatle iyileştirmekle başlıyor.
Kitap “babanın dünyasına adım atma”, “anneyle bağın kopuşu”, “müthiş taklitçi”, “ruhsal kuraklık”, “deli kadına tekrar kavuşmak” ve “bütünlüğe dönüş” gibi bölümlerle ilerliyor. Her bölüm, kadının kendini kanıtlama çabasından öz benliğiyle buluşmasına doğru atılmış bir adımı temsil ediyor.
Ben okurken kendimi hem bireysel hem kolektif bir kadın hikayesinin içinde buldum. Kadın olmanın, kendi sesini yeniden duymanın ve “eksik değil, zaten bütün” olduğunu hatırlamanın ne kadar dönüştürücü olduğunu hissettim. Murdock’un dili hem analitik hem de derin bir şefkat taşıyor — sanki kendi iç sesinle konuşur gibi.
Okurken kendi içimdeki parçaları fark ettim; başkalarının beklentileriyle şekillenen yanlarımı, susturulmuş sesimi, yorgun ama güçlü içsel kadını… Bu kitap bana kadın olmanın hem kırılganlık hem güç, hem sessizlik hem de derin bir bilgelik taşıdığını hatırlattı.
“Bu dünya benim kız kardeşim, onun her gün takındığı zarafeti, sessiz cesaretini ve bana olan sevgisini, birbirimizde gördüğümüz bu cesareti nasıl hayranlıkla karşıladığımızı, kaybettiğimiz her şeyi, çektiğimiz bütün acıları ve bildiğimiz her şeyi… Bu güzellik beni büyülüyor. Onun benim için ne ifade ettiğini de benim onun için ne ifade ettiğimi de unutmayacağım.”