Douglas Stuart'ın 2020 Booker Ödülü'nü kazanan ilk romanı Shuggie Bain, hem yürek burkan hem de hafızalardan kolay silinmeyecek nadir eserlerden biri. Yazarın kendi hayatından, özellikle de annesinden ilham alması, hikâyeyi bu denli çarpıcı ve samimi kılan en önemli etken.
Roman, 1980'lerin Glasgow'unda, Thatcher döneminin getirdiği acımasız yoksulluğun ortasında, alkol bağımlısı bir anne (Agnes) ile onu bu bataklıktan kurtarmaya çalışan en küçük oğlu (Shuggie) arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Agnes, dış görünüşüne özen gösteren, Elizabeth Taylor gibi olma hayalleri kuran ve dans etmeyi seven bir kadınken, art arda gelen terk edilişler ve derin bir yalnızlık hissi onu alkolün pençesine düşürür. Shuggie ise henüz küçük bir çocuk olmasına rağmen, sabahları yerde sızmış annesine "kemiklerindeki ağrıyı dindirecek" doğru içki karışımını hazırlayacak kadar onun hastalığını öğrenmiştir. Diğer kardeşleri bu cehennemden bir bir kaçarken Shuggie gidemez; çünkü ona göre çocuklar annelerini terk etmez. Bir yandan annesinin hayatını kurtarmaya çalışırken, diğer yandan okulda "farklı" olduğu için maruz kaldığı zorbalıkla mücadele eder. Bu iki cepheli savaşta ne yazık ki çoğu zaman kaybeden taraf olur.
Kitabın en dokunaklı yanlarından biri, yazarın anne karakterini asla yargılamaması. Agnes kötü bir insan değil, acı çeken, hasta bir kadın. Sürdüğü ruj, taradığı saçlar, aslında içindeki çöküşü gizlemek için tutunduğu son dallar. Onu terk eden kocasının, "Seni tamamen kırmam lazım, çünkü o kadar nadirsin ki bir parça bıraksam başka biri gelir seni toplar," sözü, ruhunu paramparça eder ve bu enkazın altından bir daha kalkamaz. Stuart, bu hikâyeyi bir hesaplaşma için değil, anlamak ve anlatmak için yazmış. Bu derin empatinin kaynağı ise yazarın kendi yaşamı: O da romandaki küçük çocuk