Hiç kendinizi düşünmekten, analiz etmekten, "ama, ya, belki" demekten eylemsiz kaldığınız oldu mu? Bir şey yapmak istersiniz ama beyninizdeki o ses durmaz: "Bunun mantığı ne? Ya yanlış olursa? Ya aptallık edersem?" Ve sonunda hiçbir şey yapmazsınız. Sadece düşünürsünüz. Düşünürsünüz. Düşünürsünüz....
İşte Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ını okuduğumda, bir kitapta kendimi ilk defa bu kadar çıplak gördüm.
Bu benim en sevdiğim kitap. Bunu söylemek bile tuhaf, çünkü bu kitap sizi mutlu etmez, rahatlatmaz, "her şey düzelecek" demez. Tam tersine, sizi en karanlık köşenize sıkıştırıp "İşte bu sensin, bak," der. Ama ne gariptir ki bu kadar acımasız olmasına rağmen, hayatımda okuduğum en özgürleştirici metindi.
Kitap, "Yeraltı Adamı" dediğimiz birinin notlarıyla başlar. İlk cümle şudur:
"Ben hasta bir adamım... İğrenç bir adamım."
Bu cümleyi ilk okuduğumda duraksadım. Çünkü bir roman kahramanının kendini böyle tanıtmasına hiç şahit olmamıştım. "Ben kahramanım, güçlüyüm, akıllıyım," değil; "Ben hastayım, iğrencim," diyor. Ve sonra hastalığın teşhisini koyuyor:
"Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık."
Bu satırları okuduğumda, üniversitede her cümleyi yüz defa düzelttiğim için bir türlü ilerleyemediğim o sancılı günler aklıma geldi. Sadece düşünüyordum. Dostoyevski ise tam olarak şunu söylüyordu: İşte bu bir hastalık. Çok düşünmek, her şeyin fazlasıyla bilincinde olmak, seni felç eder.
Yeraltı Adamı da aynısını yaşar. Bir şey yapmak ister ama yapamaz, çünkü sürekli analiz eder. Ve sonunda o can alıcı tespiti yapar:
"Şuurun meşru mahsulü atalet, yani gönüllü avareliktir."
Bilinç, sizi hareketsiz bırakır. Bu tespiti okumak, benim için derin bir sarsıntıydı. Çünkü tam olarak bunu yaşıyordum. Hareketsizdim ama kendimi