Bir temsil izler gibi seyrediyorum, geriye doğru işleyen günlerin keşmekeşini. Her sabah düne uyanıyorum. Tuhaf bir zaman akışı bu. Saatin üçten iki, ikiyken bir olması gibi, hayat tersine akıyor. Zamanı genişleten bu değişmezlik içinde, sık sık gerçeklik duygumu yitirdiğimi hissediyorum. Toplu mezarlar kazılıyor, içinden çuvallar dolusu kemik çıkarılıyor. Şaşırmıyorum artık. Tiksiniyorum bu yüzden kendimden. Belki de daha çok acıyorum kendime. İnsan nasıl normalleştirebilir bütün bunları...
Yolun karşısında kendi yazıhanesine bir kaçak gibi kimseye görünmeden giren Tahsin'e ilişince gözüm, sık sık tekrarladığı cümle üzerine bir kez daha düşündüm: "İnsan öyle bir karanlıktır ki, ona ulaşmak neredeyse imkânsızdır. Daha az incinmek için en iyisi yalnızlıktır."