Bu kitapta beni en çok etkileyen şey, anneliğin kutsanmadığı ama suçlanmadığı o ince dengeydi. Ayfer Tunç, “iyi anne” masalını anlatmıyor. Yorgun, eksik, suskun ama çok gerçek bir anne portresi çiziyor. Okurken kendi annemi düşündüm; onun hiç anlatmadığı hayatını, söylemediği cümlelerini, “geçsin” diyerek üstünü örttüğü kırgınlıklarını…
Anlatıcının annesini anlamaya çalışırken kendi çocukluğuna dönmesi beni çok yakaladı. Çünkü insan annesini anlamaya başladığı anda, çocukluğunun ne kadar sessiz geçtiğini de fark ediyor. Bu roman bana şunu hissettirdi: Bazı hesaplaşmalar yüksek sesle değil, içimizde olur. Ve en çok da geceleri…
Ayfer Tunç’un dili gösterişsiz ama çok güçlü. Sanki biri yanınıza oturmuş da yavaş yavaş, acele etmeden, sizi incitmeden ama kaçmanıza da izin vermeden konuşuyor. Söylenmeyenlerin ağırlığı, söylenenlerden daha fazla. Belki de bu yüzden kitap bittiğinde içimde bir ferahlama değil, derin bir sızı kaldı. Ama bu sızı tanıdıktı.
Annemin Uyurgezer Geceleri benim için kolay bir okuma olmadı ama çok gerçekti. Anne-kız ilişkisine, kadın olmanın yüküne ve geçmişle yüzleşmenin zorunluluğuna edebiyatın içinden bakmak isteyen herkesin bu kitabı okuması gerektiğini düşünüyorum. Bazı kitaplar vardır; bittiğinde sizi bırakmaz. Bu kitap onlardan biri.